Yılbaşında "Zorunda" Hissetmek


Yılbaşı geliyor ya da yıl sonu mu. İlginçtir ki hep "yılbaşında napıyorsun" diye sorulur ama verilen cevaplar da hep yılbaşında yapılacak eğlencelerdendir ya da kötü durumlardan ve artık kötü ifadelerden "P.T.T"dir. Yılın başında eğlenceye devam ediyor olacağım sonrasında uyurum heralde. Alternatif bir cevaptır bir öneridir ben böyle yapıyor olmayabilirim.

İlginç bi başlangıç yaptım aslında bahsetmek istediklerim bunlar değildi ama başlıkta da belirttiğim şu "zorunluluk" yok mu beni de bu yazıyı yazmak "zorunda" bıraktı.

Yılsonu (artık yılbaşı ifadesi yerine bunu kullanmak istiyorum) geliyorsa ille bir şeyler yapmak durumu beni sonunda (sanırım ilk defa bu sene) kastı! Klişeleri sevmiyorum beni tanıyanlar, blogu okuyanlar biliyorlar ama klişe ifadeyle söylüyorum: evet bir tarih değişikliğinden öte değil. Bilmem bir hristiyan olsaydım da benim için böyle mi olurdu ama heralde o zaman tarih değişikliğinin yanında bi de bişeyleri kutluyor olmak "adet" olduğu için biraz daha fazla anlam ifade ederdi.

Gariptir yılın sonu geldiğinde bizlerin alakası olmasa da bir şeyler yapmak gibi bir zorunluluk hissediyoruz. "Ben kutlamam abi banane" tavrından yola çıkarak kimseyi eleştirmek değil amacım. Şu "zorundalık hissi" yok mu o zorluyor adamı. Bi şeyler yapasım olmadığı zamanda bi şeyler yapmaya zorlanıyor gibi hissediyorum. Gibisi fazla gibi. Nedenini tam bilmiyorum ama yıllardır böyle açıklıyorum: her yerde bir hareketlilik olduğu anda ben sıradan kalamıyorum. Yani bi şeylere "zorlanıyorum".

Bu yazıyı da bir zorunluluk hissiyatından yola çıkarak yazıyorum. Yıl sonu gelmiş, her "son"da bir şeyler toparlanır bir şeyler özetlenir ya benim de onu yapmam gerekirken ben beni "irite" eden bir durumu anlatmak ihtiyacı hissettim.

Bu "zorunluluk" duygusuna ilk defa bu sene baş kaldırıyorum ama insanlar bi şeyler yapalım dedikçe ben evdeyim gelen gelir diyorum. Ben sıradanlaştırmaya çalıştıkça olmuyor. Neyse en azından ben zorunluluğu bastırıyorum, dış etkenlerin bozması dışa olacak bir tepki doğurur içimde. Kesin bir tepki olacak değil ama içimde oluşacak bir sıkıntı ve kendi kendime vereceğim tepki sanırım başkalarını suçlamaktan daha ağır itham olacak ve kendi "iç kavgam" beni daha da zor duruma sokacak.

"Zorunluluk duygusu" ile başladığım yazımı bu duygu üzerine tartışarak noktalama çabasına girerken bu duygunun acaba bi adı var mıdır ki diye de düşünmeye başladım. Ha bu arada ben yeni yıldan bi şey dilemiyorum, yeni yıl kim ki arkadaş bi şeyler versin. Selametle.

Ben S.rim Böyle Hayatı! (Behzat Ç.)


Behzat Ç. Emrah Serbes'in romanından uyarlanan dizi bir "kült film" gibi sessiz sessiz ilerlerken geçmişte izlemediğim bazı bölüm/sahnelere denk geliyorum açıklarımı kapatırcasına izliyorum. Öyle bir sahne ki bu Nihat Sırdar dikkat çekmiş buna ve şöyle diyor bu konuya: "herifler amerika'da olsa sırf bu sahneyle ödüle boğulurdu. 4 erkeğin tartışması insanı ağlatır mı sizce?"
Dedim ki nedir? 4 erkek tartışıp da duygusallık olması? Yok artık! Muhteşem bi sahne. Oyunculuklar da muhteşem! Behzat Ç'nin merhameti anlayışı da ayrı be abi. Diziye hayranlığım gün geçtikçe artıyor. Efsane sahne'ye buyrun!


Harun'un çıldırıp Ben s.rim böyle hayatı dediği an oyunculuğunun zirvesidir. Ve meslekten atarım dedi deyip Akbaba'nın Behzat Ç.'ye sarılması da.

Ayarsız Zaytung Komik Değildir!


Zaytung.com sitesini bilmeyenlerin sayısı her geçen gün azalıyor. Zaytung komik haberler yapan, gündemi alaycı bir dille ele alan ve genellikle klişe gazeteceliğe gönderme yapan bir site. Ciddiye alınmaması gerektiğini söylemeden bilmeyenlere tavsiye etmemeli.
Kullanıcıların da haber, girdi gönderebildiği sitede onaylanmadan espriler yayınlanmıyor ve hani "belki yayınlanır" diyerek de gönderdiğim sıradan hiç bir esprim yayınlanmadı sitede. Onay sistemi çok ciddi işliyor ve gerçekten komik haberler yayınlanıyor.

Ancak Zaytung'un son yayınladığı ya da onayladığı bu haber bana çok da komik gelmedi: Son 10 Yılda Münir Özkul'un Vefatıyla İlgili 20'den Fazla VTR Hazırlayan Televizyoncunun Sabırlı Bekleyişi Sürüyor

Şakanın ya da komik haberin de bir sınırı olmalı! Zaytung bu haberi bir an evvel geri çekmeli. Bir insanın hastalığıyla dalga geçmekten öte bir şey değildir. Ve ağır bir hastalığıyla dalga geçemektir bu!
Severek takip ettiğim zaytung'tan bunu beklemezdim!

Yıldızı mı Sönmüş?


Yıldız dedikçe "bu ne yeaa", "koşmuyo yeaa", "bi iki hareketle yıldız mı olurmuş" diyenlere kapak yaparcasınaydın be Guti Haz'retleri!
Bugüne kadar (facebook) profil fotoğrafımda başkalarının olmasına izin vermedim ama sen büyük yıldızsın be abi profil fotoğrafım tamamen sen olarak kalabilirsin!
Maçtan önce yahu şu Guti'yi profil fotoğrafı mı yapsam diye içimden geçirdim, çünkü ben bu adama Real'den beri hayrandım bi de benim aşığı olduğum takımda oynayınca her maç mutlu oluyorum ya bu duygu başka bişey. Neyse eğer kazanırsak bi de Guti maça damgasını vurursa bunun resmini koyarım dedim. Koyduk! Koydum!

Ve iddiam kanıtlandı, bu adam hala daha yıldız!!!

KAPAK!..

Gücenme Galatasaray...
Bu arada Schuster de Beşiktaş'a gelen yabancı teknik direktörler arasında en "fazla"sı olarak yer alıyor. Onu Niye mi Seviyoruz? Açıklaması için: EkşiBeşiktaş

Bir Ölüm Haberinde Kapitalizmin Resmi


Şimdi anlatacağım (dikkat çekeceğim) şeyi gördüğümde bir ölüme "Allah rahmet eylesin" dedikten sonra "şuna bak. Adam ölmüş Milliyet gazetesi haberin altında hala nelerin peşinde" deyip geçiyordum ama bu resmi herkes görmeli diye düşündüm.
Allah rahmet eylesin Onur Bayraktar isminde bir oyuncu ölmüş. Haberi veren Milliyet Gazetesi internet sitesinde haberin altına motor kazasında öldüğü için "Güvenli sürüşün sırlarını öğrenmek için tıkla"yı konduruvermiş. İlk bakışta adamın ölümünden reklam yapıyorlar dedim, sonra hani belki de insanlara faydalı olmaya çalışıyolardır sandım ve bağlantıya tıkladım. Bağlantı sonrasında en azından Milliyet'in kendi sitesi içinde bir haber çıkacağını sanarken reklam çıktı. Arabam.com'a gitti bağlantı. Güvenli sürüş falan da yoktu. "Satılık Araba İlanları ve Oto Haberleri Türkiye'nin Otomobil Sitesi Arabam.Com'da" başlıklı bir sitede araba ilanları vardı. Yani orda bir ölüm var ve Milliyet hala bi şeylerin reklamı peşinde!!!

Yanlış anlaşılmasın yandaki reklamlara değil tepkim, onları her haberde tek tek düzenleyemezler ama bu alttaki düzenlenir bence.

Ne bileyim işte garibime gitti be. Böylesi de saçma geldi, olmaması gerekmez miydi? Açıkçası vahşi kapitalizmin bu kadar her yerimizi sardığına şaşan bir Anadolu gencinin yazısı/tepkisi bu! Onlara neydi ki, "amaan ölen ölmüştü işte". Belki de "otomatik reklam atıyor" der site yönetimi buna verilecek bir tepki karşısında. Bu ayıplarını afişe etmek bana zor gelmeyecek! Milliyet ne diyeyim ki sana?
Haberi görmek için tıklayınız.

Tam da bitirecekken sormadan edemedim; peki ya cinsellik içeren bir ölüm olsaydı? Çıplak kadın resimlerinize yönlendiren bir bağlantı koyar mıydınız oraya? Hiç de şaşırmazdım.

Son olarak oyuncuya Allah rahmet eylesin.

Şimdiki Gençler!


Babamın işi gereği bayrama günler kala giyim dükkanımızda bulunurum. Yıllar olmuştur arefe günü nedir ben bilmem. Bilirim de iş olarak bilirim.

Genç dimağlar babasını da kapıp pantolon/gömlek almaya geliyor. 14-19 aralığı falan. Bazı babalar şimdiki gençlikten şikayet ediyor. Şimdinin soldurmalı, taşlamalı, yıkanmış pantolonlarının tuhaflığından bahsediyor. "Şimdi gençler nasıl giyiniyor yahu" tripleri de hepsinde ortak tavırdır.

Şimdiki gençlikte garip giyinenler var, bazıları uçmuş ama biz daha ortalama tiplerden bahsedelim. Şimdinin ortalama kişileri en fazla biraz yırtık olabilecek biçimde giyiniyorlar. Soldurmaları falan da olsun artık. Senden bu çocuğun farkı olsun demi. E ama iyi de babacım (bu baba benim babama değil) şimdi siz de gençliğinizde az mıydınız be? "Arkadaşlar hazır mısınız?" şöyle 970'lere gidelim bakalım. Ne yazık ki gugıl görselimiz bize o imkanları çok sunmuyor kendisine burdan sövgülerimizi gönderiyoruz.



O İspanyol paçalar? Küreselleşmenin çok hızlanmadığı o zamanlarda dünyaya ayak uydurmalar? Elvis Presley tipleri her birinizde?
Yapma aga bugünün gençliğine laf etme! Sen de unutma şimdi o günleri? Gel vatandaş şimdi babalarımızın dönemlerin daha fazla resimlerine tıkla.

Genel itibariyle 70 gençliğidir şimdinin babaları. 80 Gençliği de varsa içinde onlara değinmiyorum onların dönemler daha ileriydi. O zaman bırak şimdi bu uslu triplerini. Babama teşekkürlerimi sunuyorum, gayet anlayışlı davrandığı için. Adamın ruhu genç ya.

Putin ve Evi


Dün Dünya Gündemi'ne bir fotoğraf düş(ürülmüş)tü. Putin her zamanki o güçlü, kaslı ya da silahla olan fotoğraflarının aksine bu sefer insani ve daha sade bir görüntü çiziyordu. Hatta bazılarına göre fazla mütevazi ya da görgü sınırlarının altındaydı. Putin'in evinde hala tüplü televizyon olması bütün dünyayı şaşkına çevirmişti.

Aslında öncelikle "Yıl 2010 hala tüplü tv mi?" yerine "Yıl 2010 Rusya'da hala eve giderek mi sayım yapılıyor?" denmeli. Ülkemizin bu konuda çok daha ileri olduğunu görmek güzel.

Düne kadar biz "bizde televizyon yoktu, komşuya giderdik renksiz televizyon izlemeye. O da sadece TRT vardı" diyen bir neslin çocuklarıyız. Bugün gelinen noktada LCD - Plazma ayrımını bilmeyen pek çok vatandaşa sahibiz (ben de bunlar içindeyim) ve hatta en alt gelir seviyesinin bile (o lanet krediler sayesinde) evinde 3B televizyonlar bulunmakta.

Putin'in bu durumu siyasi görgüsüzlük olarak nitelendirilmiş bazı yerlerde. Ancak bu bir ihtiyaç meselesidir, televizyonla görgüsüzlük olacağını ben düşünmüyorum. Orta halli bir aile olarak hala daha o yeni nesil televizyonlara para bayılmıyoruz çünkü gereksiz bir harcama görüyoruz. Putin'i de bu yüzden midir bilmem ama bu konuda tebrik ediyorum. Kanımca da ona "görgüsüzlük" sıfatını takanlar Rus karşıtı medyada yer alıyorlardır.

Tabii ki Rus Toplumunu bilemeyiz ancak bizim toplum için değerlendirildiğinde bu "mütevazilik" iyi bir seçim yatırımı olabilirdi. Bizim ülkemizde standartları biraz yükselten hemen "eski" neye sahipse değiştirdiği için ve standartları yüksek olan hiç kimse bu tarz şeyleri kullanmadığından bi garip geliyor bizlere.
Bence bu bir seçim meselesidir. Görgüsüz olan Putin değildir.

TV'de Komedi

Türkiye'de "komiklik" kavramı hayatın her alanındadır ve Cem Yılmaz'ın dediği şu : "komiklik bizde ata sporudur" sözü kesinlikle doğrudur. Türk Sinema Sektörü de parayı en çok komedi filmlerinden götürmüştür. Ancak Birol Güven'in bir tespiti vardı Ali Atıf Bir'in programında. İnsanların para verip, bilet alıp sinemaya komedi filmlerine gittiğinden, internette komedi videolarını dolaştırıp izlediğinden bahsediyor ancak iş televizyona gelince izlenmiyor diyordu.

Birol Güven hep kıyıda kalmış yapımların sahibi olarak suçu topluma atıyor. Yıllar önce bir diziyle patlama yaptı onu da unutamadı ve 7 sene sonra tekrar piyasaya sürdü. "Neo-Çocuklar Duymasın" gibi bir isim koyması daha çekici kılabilirdi belki de diziyi(!) 7 sene önce güldüklerinin benzerlerine gülmesini istiyor insanların, hem de aynı tiplerden hiç sıkılmadan.

Gecenin bu vaktinde bile (03.00) izlediğim eğlenceli diziden bahsetmeyi istiyorum öncelikle, Halil İbrahim Sofrası.

TRT'de nedendir bilinmez ama dizi pek izlenilmiyor. Sadece bu diziye ısınabildim TRT'deki. Genelde hep usta oyunculardan kurulu kadroları var TRT dizilerinin ama o kanaldaki resmiyete alıştığımızdan mıdır bilinmez devam edemedim bi türlü. Bu dizi, kadrosuyla zaten pek çok diziden önde. Dizi komediden daha çok eğlence tarzında bir dizi. Diziyi tebessümle, ara ara kahkahalarla izliyorsunuz. Dizide bir naiflik var ve bu haliyle sanmıyorum ki özel kanallar onu satın alsın. Dizi "genel izleyici kitlesi"ne tamamiyle hitap ediyor ve bu dizinin yavaş yavaş parlaması muhtemel. Kesinlikle tavsiye edilecek bir dizi.

Eski yıllarda "Ekmek Teknesi" yine Halil İbrahim Sofrası ekibi tarafından hazırlanıyordu ve o da aynı naifliği barındırıyordu.

Geniş Aile'den bahsetmeye gerek yok zaten. Karikatüristlerin yazdığı bir dizi olduğu için sürekli kendini yenileyen bir dizi. O da kendini kanıtlamış ve tutmuş bir dizi.

Demek ki komedi dizileri de tutabiliyormuş ancak onların içinde aşk, erotizm, yalan dolan rüzgarı-vari şeyler çok fazla olamayacağından kalite gerektiriyor heralde.

Televizyon dünyasına sadece ekranın karşısından bakan biri olarak çok basit bir tespittir bu. Kalite her zaman hakettiğini bulur. 7 Yılda bir aynı dizi güncellemesiyle ya da kalitesiz esprilerle halkı küçümsemek ve "sinemaya gidiyorlar ama tv'de bedavaya izlemiyorlar" demek hiç de kendini savunulacak bir durum değildir.

Bu yazının amacı Birol Güven'e cevap değildi aslında, Halil İbrahim Sofrası'nın naifliği, eğlencesiydi ama Birol Güven de "talihsiz açıklama" yapınca yazı bu eksende oluştu.

Halil İbrahim Sofrası

Lepra


Yine İsmail Kılıçarslan'ın sesiyle.
Şiiri anlatamam sadece muhteşem ve ötesi diye tanımlayabilirim. Şairi Müşir Fuat'ı tanıyan bile yok belki de. Yıllar Önce Meksika Sınırı'na gönderilmiş bir şiir ve o zaman da programda şaşkınlıkla hayranlık arasında karşılanmış bir şiir. Amatör olarak nitelendirilebilecek birinden böyle bir şiir? Beklenemezdi. O da beklenmeyeni yaptığı için paylaşıyorum bu harika şiiri.





Topu uzak arsaya kaçmış
Bir çocuk olarak karşındayım, benim
Ağzımdaki şekere benzer
Dualar ederim

Tatlı, yapışkan
Çabuk biten
Diş çürüten

Hafriyat çamurundan telsiz yapan
Bir çocuk olarak karşındayım, benim
Kirlenen ellerimle bile
Seni özleyebilirim

Küçük, uzak
Özensiz

Bulduğu her parayla bakkala koşan
Bir çocuk olarak karşındayım, benim
Aldığım en büyük hazzı
Seninle paylaşabilirim

İç içe ve yüksek
Hızlı ve gergin
Kolay gelen, eşsiz

Çayını açık içen
Bir çocuk olarak karşındayım, benim
Büyüklere görünmeden
Bi sigara yakabilirim

Seninle ya da sensiz
Öksürüklerle
Düzensiz

Okumaya erken başlayan
Bir çocuk olarak karşındayım, benim
Bu zeki gözlerimle
Seni öpebilirim

Titrek ve ışıltılı
Dalgın ve unutkan
Bedelsiz

Basamakları atlayarak çıkan
Bir çocuk olarak karşındayım, benim
Dengemi kaybedersem
Sana düşebilirim

Sağlıksız ve korkulu
Çekingen, kırık dolu
Sahipsiz

Kelimeleri yutarak konuşan
Bir çocuk olarak karşındayım, benim
Ağzımı tamamlayabilirsen
Çok teşekkür ederim


Müşir Fuat

Tevazu ve Sanatçı Olmak


Başlık biraz tanıdık ve klasik gelecek ancak bugün yaşadığım bir olayı anlatacağım şimdi. Bugün Manisa'da Ahmet Özhan konseri vardı. Ahmet Özhan'ı belki bazı "yeni nesil" arkadaşlar tanımaz. Kendisi sanat müziği ve tasavvuf müziği ile kendini Türkiye'ye tanıtmış önemli sanatçılarımızdandır. Bugünlerde herkesin etiketi "sanatçı" ancak ben "sanatçı" unvanını taşıyabilmeyi bugün kendisinde gördüm.

Kendisinin konserinden sonra bizlerin bulunduğu mekana geleceğini biliyorduk. Kendisi Manisa'ya geldiğinde Ayn-ı Ali Çay Bahçesine gelecekti.

Ayn-ı Ali'ye gelişinden başlamalıyım önce.
Bekleyiş sürüyor.. Mekana lüks araçlar yanaşıyor ama hala içinden Ahmet Özhan çıkmıyor. Derken bir taksi yanaştı ve "acaba mı?" dedik sonrasında da "yok artık taksiyle de gelmez heralde" diye bir ortak düşünce oluştu. Ancak taksi daha ordan ayrılmamıştı ki üstünde "Manisa Belediyesi" yazan otobüs yanaştı. İçinden ona benzeyen biri indi ama inanamadık. Gerçekten de kendisiymiş, kafile halinde otobüsle geldiler. Bildiğimiz 27'lik midibüs ve sanki geziye gelmiş bir grup gibi gayet sıradan bir biçimde indi. Yanında bir sürü de insan vardı ve Ahmet Özhan'ın onlardan bir farkı yoktu.

Mekanda öyle şaşalı çok büyük hazırlık olmaması dikkatimi çekti ama Ahmet Özhan oraya gelince anladım bunu. Öncelikle konumumuz nedeniyle yerimizden edilir miyiz düşüncesindeydik. Hemen arkamızdaki masa onlar için boş bekliyormuş zaten. Gelmeden önce o masada bir bardak kalmış ve Ahmet Özhan onu görünce orda birinin oturduğunu düşünüp oraya oturmak istemedi. Otobüsten beri gelen şaşkınlığımıza bir yenisi daha eklendi.

Nasıl olurdu ki? Koskoca bir sanatçı hem de büyük ve önemli eski bir sanatçı! Kendisi rahat bir kot ile tişört giymiş ve gelmişti. Kendisiyle fotoğraf çektirmek isteyenlerle severek çektirdikten sonra bir de fotoğrafı inceliyordu. Kendisini biz de sıkmayalım diye saygımızdan fotoğraf çektirmedik.

Oturulan masada kendisini dinlemek üzere, ondan feyz almak üzere geldiğni söyleyen insanlar vardı. Ancak kendisi "estağfrullah" diyerek yine tevazusunu gösterdi.

Ahmet Özhan gecenin sonunda yine ekipten biri olan hatta bir büyüğü olduğunu düşündüğümüz birine danışarak oradan kalktı ve kafile halinde geldiği otobüse binerek gitti. Otobüste de eğlenceli bir yolculuğa çıkacak öğrencilerin gezisindeymiş gibi oturuyordu.

Beni etkileyen bu olayı anlatmayı istedim. Çünkü bugün -genellikle- magazin programlarında yer alıp adının altına kendisinden ilk defa bir şarkıyla bile bahsettirse "sanatçı" diye not düşülen o insanları gördükçe böyle şeylerden etkileniyor insan. Binbir kaprislerle konserlere gelen, odasına içkisini bile isteyen insanları duyduktan sonra garip geldi.

Aslında Ahmet (Özhan) Bey'in yaptığı bu davranış olması gereken bir davranış. Ancak şanssız bir nesil olarak yaşanılan bu bozulma karşısında bu kadar hayrete varışımı doğal karşılayınız. Kendisine bu yazı ulaşırsa adını bugüne kadar sadece bildiğim için özür dilediğimi, artık şahsına da büyük hayranlığımın oluştuğunu belirtmek isterim.

İlginç Resimler #2: Teknoloji (Karikatür)


Yaşlı Adam der ki: Benim eski günlerimde Hard Disk (Sabit Disk) kullanırdık. Torrent b.k gibi yavaştı...
Ve i Phone'lar sadece 10.000 şarkı alabiliyordu....

Pale: Kapa çeneni dede, 3D tetris oynamaya çalışıyorum!


En alttaki çerçevede karikatürün ana fikri:
Gelecekte de yaşlı insanlar teknolojiden anlamayacaklar!

Gülmeyin öyle torunlarla diyaloglarımız bundan da acı olabilir.:)


Futbolla ilgili olanlar bilecektir,İngiltere Premier Ligi takımlarından Portshmouth. Logosu ay ve yıldızı içeriyor. Açıkçası bunu ilk gördüğümde İngiltere'de bir kulüpte ne alaka bu diye düşünüp durdum. Ama sadece düşündüm, bir yerlerden bir alakası olmalı. Logo,sembol gibi şeyler takımı anlatır onla ilgili bilgiler verir ve gerekçesiz olarak bu semboller kolay kolay kullanılmaz.

Bilinmeyen Türk Tarihinden çokça bahseden bir isim var, Oktan Keleş. Bu konuya da el atan Keleş araştırmaları sonucu bunun bir Osmanlı Kulübü olduğundan bahsediyor. Tabii ki Türk Tarihiyle ilgili açıklamalar yapan pek çok isim gibi kendisini de alaya alan kişiler çıkmıştır. Kendisinin her dediği kesin olmayabilir ama bence bu konuda haklı olabilir:

Türkiye'de futbolun ilk yaygınlaştığı yıllarda (düşman yönüyle hiç anmadığımız) İngilizler istihbarat çalışmaları için Türkiye'deki futbol takımlarını kullanıyorlar. Dünyadaki en önemli istihbarat ağlarından birine sahip olan 2.Abdülhamit de aynı yöntemi kullanmak üzere İngiltere'de bu kulübü kurduruyor.

Bazıları tarafından da Portsmouth'un logosunun 1.Kral Richard'ın bir Haçlı Seferi sırasında gördükten sonra şehir için uygun bir sembol olarak seçtiği söyleniyor. Oktan Keleş bunu kabul etmeyerek, Sultan Abdülhamit'in türbesinde de aynı sembolün görülebileceğinden bahsediyor.

Merkez olan Londra'dan uzak olması Portsmouth'un seçilmesinde bir etkenken oradaki İrlandalılar da bu seçimde önemli bir etken olarak gösteriliyor. Ayrıca Abdülhamit Han'ın İrlanda'nın İRA örgütünü kurdurması da gözönüne alındığında bu bilgi değerlenebiliyor.

İrlanda'dan bahsetmişken bir de İrlanda'daki bir Türk takımından bahsedelim. Drogheda United .



Bu takım tam anlamıyla bir Türk takımı değil, en azından kurucusu veya sahipleri Türk'ler değil. Drogheda şehri 1847'de yaşadığı önemli felaket sırasında Osmanlı'dan önemli bir yardım görüyor. Bunu unutmayan halk vefa olarak logosunu Ay-Yıldız ile süslüyor. Bu konudaki bilgi ise kesindir. Takımın lakapları arasında "Türkler" ismi de vardır. (Vikipedia)
Ayrıca hala daha bu vefayı unutmayan kulüp İrlanda Cumhurbaşkanı'nın bir Türkiye ziyareti sırasında Drogheda'dan bahsetmesi üzerine Türklerin siteye yoğun ilgi gösterişine Türkçe bir metin ile web sitesinden teşekkür etmiştir. (Teşekkür Mesajıne Gitmek İçin Tıkla).

Ayrıca bu kulüp renkleri aynı olan Trabzonspor'u kendisine kerdeş kulüp seçmiştir.

İşte Dünyadaki Türk izleri başlığına eklenebilecek iki ilginç bilgi.
Gerçekten ilginç ve insanın hoşuna gidiyor böylesine bir vefa örneği. İnternette bazı kaynaklarda bu bilgileri bulabilirsiniz ancak hoşuma gittiği için bunları paylaşmak istedim.

Bir Tarık Tufan Şiiri: Anna

Öncelikle Mehmet kardeşime bu şiiri paylaştığı için teşekkür ediyorum. Beni "Hira dinginliğine" ulaştırdı desem yeri var.
Uyarı! Bu şiiri dinledikten sonra sürekli dinlemek isteyebilirsiniz ve melankolik halde düşünceli tavırlarınız şiirin etkisi boyunca sürer.
Öyle oturup bağıra bağıra ağlamazsınız ama ağlamaklı olursunuz, tam da göğsünüzün üstüne bir yumruk gibi oturur ve o yumruğu hiç gitsin istemezsiniz! Gözleriniz dalar. Bir damla yaş o gözün üstünde durur. Dokunsalar bile ağlamazsınız.. Ağlayamazsınız. Ağlamaklı olur kalırsınız ve içinizi yakıp geçen de bu olur. Her cümleyi ezberlemek istersiniz ama aklınızda kalmaz adamakıllı..
Neyse basın artık şu düğmeye ve dinleyin. "Çokça esirgeyen ve çokça bağışlayan, hep esirgeyen ve hep bağışlayan Rabbin adıyla başlayın!"

"Biz her şeye, esirgeyen ve bağışlayan, çokça esirgeyen ve çokça bağışlayan, hep esirgeyen ve hep bağışlayan Rabbin adıyla başlayan adamlarız Anna.

Büyücülerin, haramilerin, borsacıların, reklamcıların, korsanların, işgalcilerin, bankacıların elinden kurtulmamız da bundan.
Sanayi devriminde bile, karanlık, rutubetli, çok bağırışlı, çok nefessiz, çok sabahsız, çok aşksız, çok çiçeksiz, çok neşesiz, çok kitapsız bir fabrikada hayatta kaldık sırf bu yüzden.
Piyasaların hınçla dolu iniş çıkışlarına kalbimiz dayanıyor bir şekilde. Kalbimiz derken, ilk gençliğimiz, sakalımız, bir kasetin iki yüzüne de ardarda kaydedip dinlediğimiz şarkımız diyorum aslında.
İşte böyle yaşıyoruz ve yaşamak da sana dair uzayıp giden bir özleme dönüşüyor.
İnsaf et Anna! Gidelim buradan.

Senin masumiyetini, bilgelik zamanlarından kalma sırları, dünyanın bütün sabahlarını yanımıza alıp da gidelim.
Hesap etmeden, haritaya bakmadan gidelim.
Ölelim diyecektim az kalsın. Ölmeyelim. Hiç ölmeyelim Anna.
Sarılalım diyecektim az kalsın. İçimden böyle şeyler de geçiyor işte. Sarılalım, dudakların…
Tamam, sustum.

Gitmek istemezsen bir şiir miktarı kadar otursak diyorum. Şiir kalsın istersen, sadece otursak. Oturmasan da olur benimle, sadece ellerimi tut. Ellerimi tutma dilersen sadece yüzüme bak.
Yüzüme bak ama Anna, yüzüme bak. Gözlerime bak, gözlerimin içine bak.
Gözlerim biraz karanlık. İçinde cenkler, ayinler, kesik damarlar, kapıları yumruklayışlar, cipralexler, Turgutlar, Edipler, Sezailer, siyahlar, beyazlar, uykusuzluklar, bitmeyen baş ağrıları, bildirilerin öfkesi, duvarlara uzun dalmışlıklar var.gözlerim biraz yorgun. İçinde bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler…
Bekleyişler Anna.

Köylü çocukların parasız yatılı sonuçları mesela. Nişanlısı askerde kızlar, kızı ölüm orucundaki baba, babası tersanede oğul, oğlu şizofren anne.

Hepsini sayamam gerçi, utançlarım da var. Ama geçecek hepsi, geçecek. Şifalı gözlerin her şeyi iyi edecek.
Gözlerimin içine bakmaktan korkma Anna.
Sen adımını attığın andan itibaren Hira dinginliğine dönüşecek ortalık.

Tanrı bizimle de konuşur belki"

Tarık Tufan

İlginç Resimler #1: Mario


İlginç kareler serimi başlatıyorum. Açılış kurdelemden bi parça sağda. Nedir ki bu seri? Seri şu: Neden sadece Facebook arkadaşlarıma böyle bi hizmet vereyim ki? Blogdan takip edenler de bunları görseler fena mı? Facebook İlginç Kareler Albümüm aynen dursun, bundan sonra prosedür önce buraya eklenecek. Varsa hikayesi yazılacak, uydurulabiliniyorsa uydurulunur sonra da Facebook'a aktarılacak. Aslında geçenlerde paylaştım Sevimli Bir Kare başlığında ama onu seriye dahil etmedim. Önemli değil o seri dışından gelip sevimli karemiz olarak kalsın. Peki bunlar hangi kategoride olmalı? Genelde Komik kategorisi olsa da belki de zaman zaman değişir ama bunlar için sağ tarafa bağlantı resmi koymak sanırım iyi olacak.

Serimin ilk karesi: Mario!
Daha önceleri Mario'nun tesisatçılık mesleğinin dışındaki mesleklerde nasıl bir rolü olabileceğini paylaşmıştık. (Mario Bir Tesisatçı Olmasaydı?) Sonra da Mario oyununu oynayabileceğimiz odamızdan bahsettik. (Mario Oyununa Dahil Olabileceğiniz Oda).

Çok uzadı dimi. Seri başlangıcında açılış konuşmasıydı bu idare edin. Beni buraya kadar dinlediyseniz (okuduysanız) size şimdi o kareyi açıklıyorum. Bugün serimizin ilk karesi: Mario yine bir savaşa girer. 1.Bölüm'de başlıyor bu savaş bilirsiniz. Ama bu sefer olayların yönü başka biçimde işliyor, Mario'yu uykuda basıyor hainler! Mario bir cinayet işliyor o borunun üstünden atlayarak ve bir cinayete sebep oluyor. Sonrası mı?.. O artık bizimle değil... Elveda Mario!..:)


(Resmi iyi göremiyorsanız üstüne tıklayınız)

Ülkemi Seven(!) Bir Misyoner Kadın


Türk tarihi çok geniştir, Orta Asya'dan Anadolu'ya kadar bilinen 17 devlet vardır. Elbet bu devletler kurulurken büyük kahramanlık hikayeleri yaşandı. Bilimden sanata pek çok insanımız yaşadı. Peki Türk Sineması ya da Dizi Tarihi bu insanlardan kaçından bahseder? Bi Mimar Sinan, bi Mevlana hakkında kaç film vardır? Hiç yok desek? Olsa olsa kalitesiz ucuz maliyetli yapımlar. Aslında Mahmut Çetin'in "X İlişkiler" kitabını okuduğunuzda bunun bir rastlantı olmadığını anlarsınız ama neyse ben açmıyorum ağzımı.

Dünya tarihinin seyrini değişmiş bir fetih vardır ki Bizans'ın sonunu getirmiştir ve o fetih hala daha Batı toplumlarınca unutulmayıp intikamı alınmak üzere akılda tutuluyor! Peki sinemamız bunun için kaç film yaptı? Tabii ki SIFIR! Muhteşem bir strateji, devlet adamlığı, inanç, kudret ve kuvvet ama bahseden yok!

Dizilerimizde de bir dizi Kanuni'nin hain eşi Hürrem Sultan'dan bahsetti ve onu da oynayan Gülben Ergen'di yani Yılmaz Erdoğan'ın yengesi! Kahraman kadınlarımızdan bahseden yine olmadı!

Peki Abdülhamit'in muhteşem istihbarat teşkilatını hangi filmde duyarsınız? Ondan da bahseden olmadı! Ondan da Kızıl Sultan diye Abdülhamit Düşerken diye bahsedildi! Rezalet!

O kadar uzağa değil yakına gelelim, kaç tane adam gibi Kurtuluş Savaşı filmi yapıldı bu ülkede? Kaç tane vatansever hikayesi anlatıldı ha? Gazi Mustafa Kemal Atatürk hakkında bile saptırmalı filmler yapıldı, onun insani yönleri de var diyerekten!

Kanal D şimdi Türkan Saylan'ın dizisini yapıyor. Hem de büyük vatansever olarak!
Yani MİT raporlarıyla misyonerliği belgelenmiş bir kadın. Yaptığı projesiyle tek bir yöreye hizmet eden bir kadın! "Türkler hep yakıp yıkmıştır" diyen bir kadın! Ulusalcılarımızın da buna rağmen arkasında durduğu bir kadın! Hristiyanlığı yaymaya çalışan bir kadın! Hristiyanlığa saygımız var ama Prof.Dr. Cemalettin Taşkıran'ın dersimizde ettiği şu sözü eklemek isterim: "Benim ülkemde gizli faaliyetlerinle Hristiyanlığı yayamazsın. Karşılığında para gibi bir şey vaadederek dinimden vazgeçirmeyi teklif edemezsin! Git kilisede yap ibadetini. Gizli evlerde masum çocukları bir şeyler uğruna kandırarak yapma!". Kripto olan her şeyden şüphe ederim! Zaten bunun adı ajanlık faaliyetidir. MİT de bu kadını misyoner olarak raporlamıştır.

Burs verdiği öğrencilerin PKK'lı olduğu ortaya çıktı. Ailesi başörtülü öğrencilerin bursunun kesildiği ortaya çıktı. Ama o bir VATANSEVER(!) Olur mu yahu o vatanını seviyor ve barbar Türk olduğunu söylüyor! Batı toplumunun Tanrı'ya insan kurban ettiği dönemde bile at kurban eden bir medeniyetten bahsediyor Saylan.

Ben kabul edemiyorum! Bu nasıl bi sevgidir ki vatanı bölmek isteyenlere burs veriyorsun, bu nasıl "özgür düşünce"dir ki namaz ile baleyi kıyaslayabiliyorsun! Ailesinde başörtülü olan birinden sanane, bu yaptığın insanları "bizler ve onlar" diye ayırmak değildir de nedir?

UYUMA TÜRK MİLLETİ! MİT, misyoner raporu veriyor bu kadın hakkında.

Bu kadın Türk subaylarımız genç kızlarımızla yatmalı diyor böyle sapıkça bi düşünce olabilir mi? O kızlar da genelde ajan olur düşünceye de bak! Yatakta avlamak istiyor kendisi! Bunun için "evler" kuruyor zamanında. Buna şahit olan subaylarımız da var.

Çocuklara dağıttığı kitaplarında yazılanlarda "Tanrı'ya yalvarırım ki Bu güzel şehir Müslümanların eline geçmesin!" bu sözler nedir? Kitabın devamında "ben keşke Meryem ana olabilsem" sözleri yer alıyor. Bu sözleri kim yadırgayabilir, böyle hata mı yapılır? Bu kesinlikle kasıtlıdır!

TV çok büyük kitlelere ulaşıyor ve büyük kitleler bunu izledikten sonra Türkan Saylan'ı büyük kahraman zannedecek. Zaten "kahraman" ilan eden çok insan var. Ama şartlanmamış kişiler bari bi fikir edinebilir!

Şimdi bir kez daha soruyorum bunlar nedir? Savunulacak neresi vardır ve İstihbarat'ın raporları nasıl yalanlanabilir?

İşte videoda her şey kayıtlı:
(Düzeltme:anlaşılmaz biçimde Türkan Saylan videoları dailymotion'dan kaldırılıyor. Banu Avar'ın Türkan Saylan konusunu açığa kavuşturduğu videoyu ekliyorum.1.dakikanın sonundan itibaren Türkan Saylan'ı ve amaçlarını anlatıyor. Diğer ses kayıtları daily motion'da olmadığından youtube'dan aynı videoyu ekliyorum!)






Bu şarkıyı da paylaşmadan yapamıyorum!

Şimdi Biz UTANIYORUZ!


Avrupa'da elenmeler üzerine tek bi kelime dahi edesim yoktu, zaten ülke puanını takımlar için değil UEFA'da 4 takımla temsil edilme imkanı için istiyordum ancak kalsın kalsın. Vermanteblog yine yazacağım yazıda etki yaptı, 8-0 diyorlardı ya hani bir ara şimdi kaç 8-0 oldu bu biliyor musunuz?

Ondan da alıntı yapmak istiyorum,

Ve şimdi ben sizlerle makara yapacağım.. Bütün sezon bu geceyi hatırlatacağım: 26 Ağustos. Bütün sezon ağlayacaksınız gülünecek halinize.. Derbi kazanacaksınız, avrupada olmadığınızı hatırlatacağım ve sizler yine 26 Ağustos'a döneceksiniz.. Üzülmüyorum ulan ülke puanı da umrumda değil.. Nefret edecekseniz de edin.. Siz o yağmurlu İngiltere gecesinde ülke puanı dediniz mi? Vurdukça vurdunuz.. Şimdi sizin dudağınız patladı, kaşınız açıldı, kan şekeriniz düşmeye başladı!



Bunlar az bile daha çook haklıca yazmış adam, devamlarını burdan okuyun.

Demek ki gün gelirmiş Avrupa Fatih'liği yalan olurmuş, müzeye gidin şimdi, kupa nerdeeee hanimiş kupaaa kupaa goook.

Avrupa'ya gidip de bizi hep rezil eden Fenerbahçe, PAOK gibi kalitesinin her türlü bizim "büyük" takımlarımızın altında olduğu belli bi takıma nasıl elenilirmiş?
Siz o 8-0'la dalga geçtiniz ya, Vermante'nin de vurguladığı gibi Türk takımı ama buuu demediniz ya alın size işte Avrupa!..

Quaresma alemciymiş, Guti yaşlıymış. Yaşı başı gördük beyler! PAOK'a Ayasofya'nın yıkılan minarelerini intro'suna koydurdunuz ya UTANIYORUZ SİZDEN!

90'da gol attığın adını hiç duymadığımız Karpaty'e 92 de hem de rakip 10 kişi gol yediniz ya, UTANIYORUZ SİZDEN!

Şimdi biz UTANIYORUZ işte!

Basın, bunu da yazın!

Bir İntihar Akşamı Üstüne Söylenti


Kısacık yoğun bir akşam
Herkesin yüzünün bir anıya karıştığı
Yoğun bir akşam
Bana bir memur gibi davrandılar hastanelerde
Ve bir intihar üstüne söylenti
Bütün kıyıları dolaştı durdu
Kısacık bir akşam

Kısacık serin bir akşam
Kelebeklerin atlarla yarıştığı
Yoğun bir akşam
Bazı mektuplar damgalandı postanelerde
Oturuldu bir takım şarkılar söylendi
Bir adam bir kadının kapısını vurdu
Kısacık bir akşam

Neyi söylesem bir kahramanlıktı
İçinde azıcık buluştuğumuz
Bir bulutla bir kağıt peçete arasında
Kısacık yoğun bir akşam
Şaşırdım hüznümü nerelere bıraksam
Bir yanda kasıklarımın sarsılmaz gücü ve
Kısacık yoğun bir akşam

Her şey bir unutkanlıktı
Arada bir deliler gibi kavuştuğumuz
Tüfekle vurulmuş bir parsın yarasında
Kısacık yoğun bir akşam
Biliyordum bir soğuktu nereye varsam
Bir yanımda bir el bir yanda vazgeçilmez bir sancı ve
Kısacık yoğun bir akşam.

Kim karıştırdı gerçekliğine
Yaşadığım sonsuzluğun
Ve oturuldu bir takım şeyler söylendi
İmla kurallarıyla mutsuzluk üstüne
Kısacık bir akşam
Duraladım ne yapsam

Kim karıştırdı gerçekliğine
Su terazilerindeki ensizliğin
Ve fotoğraflar çekildi ben çıkmadım herkes eğlendi
Araba vapurlarıyla denizsizlik üstüne
Kısacık bir akşam
O kadar kısa ki bir akşam

Yüzümü suyun ardında buldum
Kıyılar bu yüzdendir öyle dediler
Kısacık yoğun bir akşam
Serin bir akşam öyle söylediler...




O kadar kısa ki bir akşam..

En çok hoşuma giden kısmı

"Ve fotoğraflar çekildi ben çıkmadım herkes eğlendi
Araba vapurlarıyla denizsizlik üstüne
Kısacık bir akşam
O kadar kısa ki bir akşam
"

Mario Oyununa Dahil Olabileceğiniz Oda


Geçmişi anmak kötü gelir bazen, bazense hoş anılar vardır. Mario da bunlardan biri bence. Daha önce Mario'nun tesisatçılık dışında seçebileceği alternatif mesleklerden söz etmiştik. (Mario Bir Tesisatçı Olmasaydı?) Çocukluk günlerimizin en deli heycanlandarındandı MARIO! Ne oyundu, ne teknolojiydi be! Düşünemiyorduk bile ki bunları. Yaşıyorduk oyunu sadece.
Genç bir tasarımcı Antoinette J. Citizen Süper Mario oyununun ilk bölümünü bir odaya tasarlamış. Tüm tuğlalar, soru işaretli kutular, altınlar ve kutular. 3 Boyutlu kutular ve oyunla birebir planlanmış bir arkaplan. Ses efektleriyle birlikte oyunu yaşayabileceğiniz bir oda. Atarilerimizde Mario oyununa yıllarını vermiş kişilerden biri olarak böyle bir maceraya girmeyi çok isterdim.

Buna benzer bir başka "oyun alanı" ise Sokak Sanatçısı Katie Sokoler tarafından New York sokaklarının Pac-Man oyunu gibi tasarlanmış hali. Elbet pek çoğumuz da Pac-Man için çokça vaktimizi heba etmişizdir.

Pac-Man karakterleri ve noktalarla New York sokaklarını hareketlendirmiş bu sanatçı da. Keşke bizim vandal-spreycilerimiz de insanların dükkanlarını, evlerini spreyleriyle kirleteceğine daha uygun boş yerleri daha akılcı şekillerle donatsa diyor insan.

İşte Mario ve Pac-Man'den resimler:





Devamı için..






Devamı İçin

Geçmişten Günümüze Beşiktaş Formaları

Formalar kulüplerin hayatında önemli bir kutsallık taşır. Taraftarlar için de kutsaldır o forma. Hatta "o forma kutsaldır nasip olmaz herkese". Geçmişten günümüze anılır bazen nostalji yapılır yeni sezon tasarımlarında yer alır. Her sezon heycanla bekleriz takımımızın formasıdır o, mabedimizin yeni kutsalıdır.

Geçenlerde tarihteki kötü formalardan, sonra da Beşiktaş'ın formalarının pahalılığından bahsetmiştik. Bir arkadaşımız Beşiktaş Formaları için blog açmış. Bu blogda geçmişten bugüne Beşiktaş formaları yer alıyor. Aşağıdaki resimlerde iyi bir çalışma var, resimleri o arkadaş da internetten rastlantı sonucu bulmuş ve kimin bu çalışmayı yaptığını bilmiyoruz. Güzel bir çalışma olmuş, adını bilemesek de teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Beşiktaş'ın diğer formalarına http://besiktasformalari.blogspot.com adresinden ulaşabilirsiniz. Pek çok formanın resimleri var kaleci formaları da dahil. İlgilenenler inceleyebilir. İnternet koleksiyonu gibi bir şey yapılmış gerçekten. Formaları inceleyip çocukluğunuzdaki formaları görünce eski günlere dönebilmek hoş.

İşte formalar, kronolojik olması için aşağıdan yukarı geliniz ve resmin üstüne tıkladığınızda daha büyük görebilirsiniz.



Kapitalizmin Takımı Beşiktaş



Yıllardır kulübü kendine borçlandıra borçlandıra kulüpte denge bırakmayan yöneticilerimiz önemli transferler yapınca kulübe destek için forma alın diyorlar. Tabii ki bu transferleri beğeniyorsak ve takımımız için fedakarlık gerekliyse hazırız. Forza Forum'da da bu konu tartışmaya açılmış ve forma alın önerisinde bulunulmuş, çoğu kişi de radara alkollü yakalanmış şöför gibi ben 1 tane aldım ben bi tane daha alcam gibisinden raporlar vermiş. Kimisi de ülke şartlarına dikkati çekmiş ve alamadıklarından bahsetmiş. E malum forma 90 TL. Bazı arkadaşlar da sigara içme,şurdan kıs burdan kıs formayı al diyorlar. Hatta formanın faturasını foruma ibraz etmeyenleri foruma almayalım gibi öneriler bile gelmiş. Hey gidi hey, Halkın Takımı ve onun taraftarlarına bak. Ne hale gelmişiz be yazık! Ordan burdan kısmak kolaydı zaten, çoluk çocuk derdi mi dersin, okul derdi mi? İnsanlar akşam evine yemek zor götürüyor. Kısmak 16-17 yaşlarında, babasının yanında harçlıkla yaşayan arkadaşlara kolay geliyor tabi.

20 lira maliyetli ürünleri 90'a satarsan ben alamam tabii ki de. Forma ya bu al giy üstüne ne işliyosun altın mı üstüne?

Belki de daha düşük bi maliyeti var bunun, kimse bana marka değeri, kulüp değeri bahsetmesin arkadaş. Alamıyorum! Ekonomik gücümüz kendi kendimize yetiyor(çok şükür), bir öğrenci olarak kimseye muhtaç kalmadan yaşıyorum ama ben bırak öğrenciyi,okulu bitirip ertesi gün iş garantili olsam peşin para verseler yine veremem 90 TL. Anadolu kulüpleri 30-40 TL'ye çekiyorlar, onlar salak mı da çekiyor fiyatları aşağıya? Onların formaları dandik üretim mi? Bi kere ben bu işin maliyetini de bildiğim için elim gitmiyor ya 90 TL'ye.

Beşiktaş Yönetimi formaları 40 TL'ye satsın ya da 50. O zaman görülür işte satışlar nasıl artıyor, ama biz aldıkça daha formaları böyle satacak çok adam bulunur. Kartal Yuvasında sadece forma da değil ki,bileklik alıyorsun o lastik bileklikler bile 5 TL. Alıyordum eskidikçe, yardıma gidiyor diye düşünerek acımadan alıyordum. Tabi ondan da sıcaklar dolayısıyla vazgeçtim (bileğimi yakıyor). En fazla iyi bi tişört denk gelirse alırım, tişörtler de ayrı bi uçuyor, tasarım adına bişey yok 50 TL,40 TL orası da ayrı bi konu. O paraları verenlere saygım vardır, versinler kendi paraları ama ben bu paraları veremem.

Yönetime de gelince bedavaya yöneticilik yok Türkiye'de.
Yıldırım Demirören kaç paralık reklam yaptı yıllardır keza diğerleri de öyle. Bırakın da versinler iki transfer parası. Ya düzenli sistemi oturturlar gelir gider dengesi ya Türkiye'de olduklarını unutmadan fiyat etiketi eklerler bu ürünlere ya da ceplerinden çıkan paraya acımazlar!.

Halkın takımı olduğunu söyleyen kulübümüz hiç de halkın değil kapitalist sistemin takımı. Önerilere bakalım, parası olmayan gitsin burdan. Yani seçkinlerin, forma alanların forumu olsun forza. Halkın takımı olduğumuzu bari forumlarda yaşayalım bırakın da.

Gel gelelim kulüp bu işe el atmadıkça hiç bişeyden yakınamaz, "halkın takımı" olmak Çarşı'nın Sol kültürden gelen bir ağız alışkanlığından öteye de gidemez!.

Bu forma kutsaldır nasip olmaz herkese, bi de öğrenciye işçiye emekliye vesaire vesaire!

Pankart: Transfer Manyağı Olduk YETER!


Yıldırım Demirören'e bu sefer transferler için dur denildi. Pankart çok eğlenceli, çok güzel çizilmiş ve gerçekten yaratıcı. Şu surat ifadesini yapan arkadaş nasıl çiziyorsun ne yetenektir be.

Transfer Manyağı Olduk! Yeter Yıldırım Demirören Yeeteer!:)

Tarihteki Kötü Formalar

Her sezon büyük ümitlerle bekleriz, yeni sezon forması çok önemlidir biz taraftarlar için. Hatta çıkan formalardan daha iyi tasarım yapan amatör tasarımcılar bile çıkartırız içimizden. Büyük umutlarla beklediğimiz formalar bazen "tırt" çıkabilir. İşte daha önceki yıllarda "tırt" olduğu belki de farkedilmeyen ama bugün burdan bakınca komik ve kötü gelen formalar.

Chelsea 1995 Deplasman Forması

Chelsea'nin 90'ların ortasında Ruud Gulit gibi efsanelerinin giydiği Gri-Portakal rengi forması. Maviler niye böyle bi forma üretmişler bilinmez.

Manchester United 1994 Deplasman Forması

"United zorla giydirilmiş bir suçlu gibiydi. Alex Feguson bir Southampton mağlubiyetinde oyuncuların birbirlerini göremediği iddiası üzerine hemen bu formadan kurtuldu. Takım devre arasında 3.Formasını giydi."

Coventry City 1978 Deplasman Forması

Acaba neyi düşünerek bu tasarımı oluşturmuşlardı? Coventry City'e ait '78 yılı forması işte böyleydi, tişörte iki çizik atmışsın mı diyeyim, yukarıdan gelip aşağıda şortla birleşen çizgilere mi dikkat çekeyim. 'Geçmiş yıllar işte' deyip geçeyim en iyisi.

Arsenal 1991 Deplasman Forması

"90'ların başı forma tarihinde 'deneysel bir çağdı'" Arsenal bu formasıyla Deplasman yollarındaydı.

Norwich 1993 İç Saha Forması

Norwich takımı Avrupa'nın en iyi 3'üne yükselirken bu formayı giyiyordu. "Bayern Munih ve İnter gibi takımlara kafa tutan bu ekip UEFA Kupası sırasında Paint-ball maçından çıkmış gibiydi."

Aston Villa 1993 Deplasman Forması

Geçmiş yıllarda İngiliz Futbolunda önemli bir güç olan Aston Villa, Yeşil Siyah çubuklarla kırmızı şerit çizgiler geçiyor. Aston Villa'nın renkleri ise Bordo-Mavi, yıllar önce Trabzon'un bugünkü renklerini almasında etkisi olan A.Villa formalarını da göndermiş ve Trabzonlular giymiş. Neyse ki paketten bu forma çıkmadı.

Galatasaray 2009 Alternatif Forma


Son olarak bir tane de benden, Galatasaray'ın geçtiğimiz sezon ürettiği alınmayın ama çok kötü bir renk ve forma. Forma resimde daha iyi duruyor, arkadaşımın bu formayı satın almasıyla bir de parıl parıl olduğunu görünce açıkçası bu kadar koyu renge midem bulandı. Mor olmasına hiç değinmiyorum, renk tonu ancak bu kadar kötü seçilebilirdi ve buna da harika bir hikaye uyduruldu. Galatasaraylı bir blogda da okumuştum: "..bunu taraftara iyi yutturduk.." diyordu.
Kötü formalara Türkiye'den en yakın bir örnek.

İşte böyle, formalar bir kulübün önemli simgesidir ama bazen yapılan tasarımlar onu tarihe en kötü olarak geçirebiliyor.

Araştırma tümüyle bana ait değildir. [whatpoll.com desteklidir.) Formalar ve yorumların bir kısmının alıntı olduğunu belirtirken tırnak işareti içerisinde yazılan kısımların çeviri olduğunu ve çevirisi bana ait olduğunu da belirteyim ve bağlantı adresi (link) vermeden kopyalamanızın doğru olmayacağını belirteyim.

Bir Ki Deneme


Bir Ki Deneme

Zar tutuyorsun ey hayat bu kaçıncı sevgili
Yanlış ata oynamışım gözlerim öyle dedi.

Pır pır diye ses çıkardı yürürken yüreğimden
Denizleri sulardım tozmasın diye deniz
Sporu çok severdim çiçeğe yem vermeyi
Kuşlara binerdim ve kaçardım basından
Bak buraya yazıyorum diye milyar kelimeyi
Ziyan eden de bendim hem de hiç sıkılmadan.

Güzeldim de galiba bunu nasıl söylesem:
Eline sağlık Tanrım leyla çok güzel olmuş
Tanrım eline sağlık dünya da çok güzel olmuş
Keşke biraz ölmesem.


İbrahim Tenekeci

Çok hoşuma giden bir şiir, son zamanlarda okuduğum en iyilerden biri ve paylaşma ihtiyacı hissettim. Zar tutuyor bu hayat!...

1 Sene Oldu mu be!



Vallahi de olmuş lan, dile kolay tam 1 sene!.. Kutlama yapma zamanı geçmiş bile tam 31 Ağustos 2009 gecesiydi bu işe kalkışmıştım. Zaten Facebook'ta not olarak paylaştığım yazıları blogla taçlandırmak isterken bugün geldiğimiz noktaya bak. Çok amatörce başladım sonra zamanla kendimi geliştirdiğimi düşünüyorum. İlk yazılara baktığında hep kopyala yapıştır, zamanla kopyala yapıştır'ın altına yorum yaz. Sonra aralarda kendim bi yazı yazınca içimde bi kıpırtı bi hareket. Gel gelelim az çok kaşarlandık bile denilebilir artık Blog yazma işinde. 262 adet yazmışım 1 seneyi geçti, bir süre büyük durgunluk yaşadım. İnternetten koptum, canım istemedi ama yine de iyi yazmışım. Günlük 0,71 yani 3 günde 2 kadar falan kayıt girmişim. Neyse efendim zamanla kategorilerimi ekledim, eskiden kendi yazdıklarımı tek bi kategoride toplarken iş değişti her alanda kendim yazmaya başladım ve kategoriler benim yazılarıma ait oldu. Güzel günlerimiz oldu, kötü günlerimiz oldu tatildeydim geç kutluyorum. Halbukisi 31 Temmuz'da 1 yıl etmişiz.

ilk yazım şu : Kendime bir blog yaptım hayırlısı olsun..

Onu yazdığım anı hatırlıyorum şimdi bunu yazınca napçam, buna basınca nolcak falan derken bi baktım ki yayınlamışım.

Sonra bir sürü kopyala yapıştırlar, ilk ciddi yazım (o zamana göre de harika) Manchester Taraftarlarının Şampiyonlar Ligi Kuralarına Tepkileri MUFC taraftar forumunu okuyup çevirip haberci gibi çalışmıştım.

Okuduğum bir kitaptan etkilenip de yazdığım bir yazım. İlk defa temelini benim oluşturduğum bi yazı oldu sanırım: "Kuş Beyinli" mi Dediniz?

Ondan sonra (o zamanlara göre) en ciddi yazım kendi adıma bunalımdayken yazdığım bir yazı: “Yalnızlaşan” insan mı yoksa “yalnızlaşamayan" insan mı?..

Kendimi "özel bölüm" yayınlayan diziler gibi hissettim şimdi.

Alıntı da yaptım kaynak verdim, bi yerde gördüm etkilendim onun üzerinden de yola çıkıp yazdım içimden de geldi yazdım. Kendi halimde bir blog oldum işte hiç de böbürlenmedim her türlü sevdiğim blogun adını verdim, ordan aldım dedim. Blog yazsın canımı yesin dedim.

Blogu ve kendimi biraz yol katetmiş gördüm, daha fazla yol katetmeyi istiyorum ve yepyeni bir kaydı daha yakında hizmete sunacağım.

Blog'a ilgi gösteren, destek olan, yorum yazan herkese çok teşekkürler.

Destek ve yorumlarınızın devamını bekliyorum. Uzuunca bi yazı oldu ama bırakın beni duyguluyum 1 sene olmuş ya.:)

Ne Terlikmişsin be!


Yıllar önce daha kimsede yokken giyerdim parmak arası terliği. Yaklaşık 6 sene oldu "parmak arası terlik" modasına öncülük ederdim. Arkadaşımdan aldığım (el koyduğum) bu terliklere herkes bi garip bakardı. Hatta işi "delikanlılık göstergesi" haline getirenler vardı. Ben "bi gün hepiniz giyeceksiniz ulan" dedim devam ettim giymeye. Heh işte sorun tam orda başladı, niye giyersin sen bir gün herkesin giyeceği terliği. Ben giymeye devam ettim ama bütün millete yayıldı bu, en vahimiyse "apaçiler" bile bu terlikten giymeye başladı. Tıpkı bi zamanlar "marjinal" olduğunu sanıp küpe takan tiplerin apaçilerin onu da ele geçirdiğini öğrendiği gün gibiydi benim için o an.

O zamanlar Krmızı Puma terliklerim vardı ama ben bugün bildiğin Gezer terliklerine razıyım. Anladım benimki bi hataydı bi daha böyle bir öngörü yaptığımda ufacık bi yayılmayı görünce vazgeçecem o modadan. Her yer parmak arası terlik sattığı gibi "apaçi-parmak arası stayla" da günlük hayatımızda yerini aldı. Hadi gözümüz aydın.:)

Blog Widget by LinkWithin

Copyright © 2009 - Karalama Defterim - Tüm Hakları Saklıdır ve kartalizma_okan 'a aittir
Yazılan "bi kaç kelam" a saygı göstererek aktif bağlantı adresi vermeden kopyalama yapmayınız. Blog en iyi Google Chrome ile sonuç verir.