Lepra


Yine İsmail Kılıçarslan'ın sesiyle.
Şiiri anlatamam sadece muhteşem ve ötesi diye tanımlayabilirim. Şairi Müşir Fuat'ı tanıyan bile yok belki de. Yıllar Önce Meksika Sınırı'na gönderilmiş bir şiir ve o zaman da programda şaşkınlıkla hayranlık arasında karşılanmış bir şiir. Amatör olarak nitelendirilebilecek birinden böyle bir şiir? Beklenemezdi. O da beklenmeyeni yaptığı için paylaşıyorum bu harika şiiri.





Topu uzak arsaya kaçmış
Bir çocuk olarak karşındayım, benim
Ağzımdaki şekere benzer
Dualar ederim

Tatlı, yapışkan
Çabuk biten
Diş çürüten

Hafriyat çamurundan telsiz yapan
Bir çocuk olarak karşındayım, benim
Kirlenen ellerimle bile
Seni özleyebilirim

Küçük, uzak
Özensiz

Bulduğu her parayla bakkala koşan
Bir çocuk olarak karşındayım, benim
Aldığım en büyük hazzı
Seninle paylaşabilirim

İç içe ve yüksek
Hızlı ve gergin
Kolay gelen, eşsiz

Çayını açık içen
Bir çocuk olarak karşındayım, benim
Büyüklere görünmeden
Bi sigara yakabilirim

Seninle ya da sensiz
Öksürüklerle
Düzensiz

Okumaya erken başlayan
Bir çocuk olarak karşındayım, benim
Bu zeki gözlerimle
Seni öpebilirim

Titrek ve ışıltılı
Dalgın ve unutkan
Bedelsiz

Basamakları atlayarak çıkan
Bir çocuk olarak karşındayım, benim
Dengemi kaybedersem
Sana düşebilirim

Sağlıksız ve korkulu
Çekingen, kırık dolu
Sahipsiz

Kelimeleri yutarak konuşan
Bir çocuk olarak karşındayım, benim
Ağzımı tamamlayabilirsen
Çok teşekkür ederim


Müşir Fuat

Tevazu ve Sanatçı Olmak


Başlık biraz tanıdık ve klasik gelecek ancak bugün yaşadığım bir olayı anlatacağım şimdi. Bugün Manisa'da Ahmet Özhan konseri vardı. Ahmet Özhan'ı belki bazı "yeni nesil" arkadaşlar tanımaz. Kendisi sanat müziği ve tasavvuf müziği ile kendini Türkiye'ye tanıtmış önemli sanatçılarımızdandır. Bugünlerde herkesin etiketi "sanatçı" ancak ben "sanatçı" unvanını taşıyabilmeyi bugün kendisinde gördüm.

Kendisinin konserinden sonra bizlerin bulunduğu mekana geleceğini biliyorduk. Kendisi Manisa'ya geldiğinde Ayn-ı Ali Çay Bahçesine gelecekti.

Ayn-ı Ali'ye gelişinden başlamalıyım önce.
Bekleyiş sürüyor.. Mekana lüks araçlar yanaşıyor ama hala içinden Ahmet Özhan çıkmıyor. Derken bir taksi yanaştı ve "acaba mı?" dedik sonrasında da "yok artık taksiyle de gelmez heralde" diye bir ortak düşünce oluştu. Ancak taksi daha ordan ayrılmamıştı ki üstünde "Manisa Belediyesi" yazan otobüs yanaştı. İçinden ona benzeyen biri indi ama inanamadık. Gerçekten de kendisiymiş, kafile halinde otobüsle geldiler. Bildiğimiz 27'lik midibüs ve sanki geziye gelmiş bir grup gibi gayet sıradan bir biçimde indi. Yanında bir sürü de insan vardı ve Ahmet Özhan'ın onlardan bir farkı yoktu.

Mekanda öyle şaşalı çok büyük hazırlık olmaması dikkatimi çekti ama Ahmet Özhan oraya gelince anladım bunu. Öncelikle konumumuz nedeniyle yerimizden edilir miyiz düşüncesindeydik. Hemen arkamızdaki masa onlar için boş bekliyormuş zaten. Gelmeden önce o masada bir bardak kalmış ve Ahmet Özhan onu görünce orda birinin oturduğunu düşünüp oraya oturmak istemedi. Otobüsten beri gelen şaşkınlığımıza bir yenisi daha eklendi.

Nasıl olurdu ki? Koskoca bir sanatçı hem de büyük ve önemli eski bir sanatçı! Kendisi rahat bir kot ile tişört giymiş ve gelmişti. Kendisiyle fotoğraf çektirmek isteyenlerle severek çektirdikten sonra bir de fotoğrafı inceliyordu. Kendisini biz de sıkmayalım diye saygımızdan fotoğraf çektirmedik.

Oturulan masada kendisini dinlemek üzere, ondan feyz almak üzere geldiğni söyleyen insanlar vardı. Ancak kendisi "estağfrullah" diyerek yine tevazusunu gösterdi.

Ahmet Özhan gecenin sonunda yine ekipten biri olan hatta bir büyüğü olduğunu düşündüğümüz birine danışarak oradan kalktı ve kafile halinde geldiği otobüse binerek gitti. Otobüste de eğlenceli bir yolculuğa çıkacak öğrencilerin gezisindeymiş gibi oturuyordu.

Beni etkileyen bu olayı anlatmayı istedim. Çünkü bugün -genellikle- magazin programlarında yer alıp adının altına kendisinden ilk defa bir şarkıyla bile bahsettirse "sanatçı" diye not düşülen o insanları gördükçe böyle şeylerden etkileniyor insan. Binbir kaprislerle konserlere gelen, odasına içkisini bile isteyen insanları duyduktan sonra garip geldi.

Aslında Ahmet (Özhan) Bey'in yaptığı bu davranış olması gereken bir davranış. Ancak şanssız bir nesil olarak yaşanılan bu bozulma karşısında bu kadar hayrete varışımı doğal karşılayınız. Kendisine bu yazı ulaşırsa adını bugüne kadar sadece bildiğim için özür dilediğimi, artık şahsına da büyük hayranlığımın oluştuğunu belirtmek isterim.

İlginç Resimler #2: Teknoloji (Karikatür)


Yaşlı Adam der ki: Benim eski günlerimde Hard Disk (Sabit Disk) kullanırdık. Torrent b.k gibi yavaştı...
Ve i Phone'lar sadece 10.000 şarkı alabiliyordu....

Pale: Kapa çeneni dede, 3D tetris oynamaya çalışıyorum!


En alttaki çerçevede karikatürün ana fikri:
Gelecekte de yaşlı insanlar teknolojiden anlamayacaklar!

Gülmeyin öyle torunlarla diyaloglarımız bundan da acı olabilir.:)


Futbolla ilgili olanlar bilecektir,İngiltere Premier Ligi takımlarından Portshmouth. Logosu ay ve yıldızı içeriyor. Açıkçası bunu ilk gördüğümde İngiltere'de bir kulüpte ne alaka bu diye düşünüp durdum. Ama sadece düşündüm, bir yerlerden bir alakası olmalı. Logo,sembol gibi şeyler takımı anlatır onla ilgili bilgiler verir ve gerekçesiz olarak bu semboller kolay kolay kullanılmaz.

Bilinmeyen Türk Tarihinden çokça bahseden bir isim var, Oktan Keleş. Bu konuya da el atan Keleş araştırmaları sonucu bunun bir Osmanlı Kulübü olduğundan bahsediyor. Tabii ki Türk Tarihiyle ilgili açıklamalar yapan pek çok isim gibi kendisini de alaya alan kişiler çıkmıştır. Kendisinin her dediği kesin olmayabilir ama bence bu konuda haklı olabilir:

Türkiye'de futbolun ilk yaygınlaştığı yıllarda (düşman yönüyle hiç anmadığımız) İngilizler istihbarat çalışmaları için Türkiye'deki futbol takımlarını kullanıyorlar. Dünyadaki en önemli istihbarat ağlarından birine sahip olan 2.Abdülhamit de aynı yöntemi kullanmak üzere İngiltere'de bu kulübü kurduruyor.

Bazıları tarafından da Portsmouth'un logosunun 1.Kral Richard'ın bir Haçlı Seferi sırasında gördükten sonra şehir için uygun bir sembol olarak seçtiği söyleniyor. Oktan Keleş bunu kabul etmeyerek, Sultan Abdülhamit'in türbesinde de aynı sembolün görülebileceğinden bahsediyor.

Merkez olan Londra'dan uzak olması Portsmouth'un seçilmesinde bir etkenken oradaki İrlandalılar da bu seçimde önemli bir etken olarak gösteriliyor. Ayrıca Abdülhamit Han'ın İrlanda'nın İRA örgütünü kurdurması da gözönüne alındığında bu bilgi değerlenebiliyor.

İrlanda'dan bahsetmişken bir de İrlanda'daki bir Türk takımından bahsedelim. Drogheda United .



Bu takım tam anlamıyla bir Türk takımı değil, en azından kurucusu veya sahipleri Türk'ler değil. Drogheda şehri 1847'de yaşadığı önemli felaket sırasında Osmanlı'dan önemli bir yardım görüyor. Bunu unutmayan halk vefa olarak logosunu Ay-Yıldız ile süslüyor. Bu konudaki bilgi ise kesindir. Takımın lakapları arasında "Türkler" ismi de vardır. (Vikipedia)
Ayrıca hala daha bu vefayı unutmayan kulüp İrlanda Cumhurbaşkanı'nın bir Türkiye ziyareti sırasında Drogheda'dan bahsetmesi üzerine Türklerin siteye yoğun ilgi gösterişine Türkçe bir metin ile web sitesinden teşekkür etmiştir. (Teşekkür Mesajıne Gitmek İçin Tıkla).

Ayrıca bu kulüp renkleri aynı olan Trabzonspor'u kendisine kerdeş kulüp seçmiştir.

İşte Dünyadaki Türk izleri başlığına eklenebilecek iki ilginç bilgi.
Gerçekten ilginç ve insanın hoşuna gidiyor böylesine bir vefa örneği. İnternette bazı kaynaklarda bu bilgileri bulabilirsiniz ancak hoşuma gittiği için bunları paylaşmak istedim.

Bir Tarık Tufan Şiiri: Anna

Öncelikle Mehmet kardeşime bu şiiri paylaştığı için teşekkür ediyorum. Beni "Hira dinginliğine" ulaştırdı desem yeri var.
Uyarı! Bu şiiri dinledikten sonra sürekli dinlemek isteyebilirsiniz ve melankolik halde düşünceli tavırlarınız şiirin etkisi boyunca sürer.
Öyle oturup bağıra bağıra ağlamazsınız ama ağlamaklı olursunuz, tam da göğsünüzün üstüne bir yumruk gibi oturur ve o yumruğu hiç gitsin istemezsiniz! Gözleriniz dalar. Bir damla yaş o gözün üstünde durur. Dokunsalar bile ağlamazsınız.. Ağlayamazsınız. Ağlamaklı olur kalırsınız ve içinizi yakıp geçen de bu olur. Her cümleyi ezberlemek istersiniz ama aklınızda kalmaz adamakıllı..
Neyse basın artık şu düğmeye ve dinleyin. "Çokça esirgeyen ve çokça bağışlayan, hep esirgeyen ve hep bağışlayan Rabbin adıyla başlayın!"

"Biz her şeye, esirgeyen ve bağışlayan, çokça esirgeyen ve çokça bağışlayan, hep esirgeyen ve hep bağışlayan Rabbin adıyla başlayan adamlarız Anna.

Büyücülerin, haramilerin, borsacıların, reklamcıların, korsanların, işgalcilerin, bankacıların elinden kurtulmamız da bundan.
Sanayi devriminde bile, karanlık, rutubetli, çok bağırışlı, çok nefessiz, çok sabahsız, çok aşksız, çok çiçeksiz, çok neşesiz, çok kitapsız bir fabrikada hayatta kaldık sırf bu yüzden.
Piyasaların hınçla dolu iniş çıkışlarına kalbimiz dayanıyor bir şekilde. Kalbimiz derken, ilk gençliğimiz, sakalımız, bir kasetin iki yüzüne de ardarda kaydedip dinlediğimiz şarkımız diyorum aslında.
İşte böyle yaşıyoruz ve yaşamak da sana dair uzayıp giden bir özleme dönüşüyor.
İnsaf et Anna! Gidelim buradan.

Senin masumiyetini, bilgelik zamanlarından kalma sırları, dünyanın bütün sabahlarını yanımıza alıp da gidelim.
Hesap etmeden, haritaya bakmadan gidelim.
Ölelim diyecektim az kalsın. Ölmeyelim. Hiç ölmeyelim Anna.
Sarılalım diyecektim az kalsın. İçimden böyle şeyler de geçiyor işte. Sarılalım, dudakların…
Tamam, sustum.

Gitmek istemezsen bir şiir miktarı kadar otursak diyorum. Şiir kalsın istersen, sadece otursak. Oturmasan da olur benimle, sadece ellerimi tut. Ellerimi tutma dilersen sadece yüzüme bak.
Yüzüme bak ama Anna, yüzüme bak. Gözlerime bak, gözlerimin içine bak.
Gözlerim biraz karanlık. İçinde cenkler, ayinler, kesik damarlar, kapıları yumruklayışlar, cipralexler, Turgutlar, Edipler, Sezailer, siyahlar, beyazlar, uykusuzluklar, bitmeyen baş ağrıları, bildirilerin öfkesi, duvarlara uzun dalmışlıklar var.gözlerim biraz yorgun. İçinde bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler…
Bekleyişler Anna.

Köylü çocukların parasız yatılı sonuçları mesela. Nişanlısı askerde kızlar, kızı ölüm orucundaki baba, babası tersanede oğul, oğlu şizofren anne.

Hepsini sayamam gerçi, utançlarım da var. Ama geçecek hepsi, geçecek. Şifalı gözlerin her şeyi iyi edecek.
Gözlerimin içine bakmaktan korkma Anna.
Sen adımını attığın andan itibaren Hira dinginliğine dönüşecek ortalık.

Tanrı bizimle de konuşur belki"

Tarık Tufan

İlginç Resimler #1: Mario


İlginç kareler serimi başlatıyorum. Açılış kurdelemden bi parça sağda. Nedir ki bu seri? Seri şu: Neden sadece Facebook arkadaşlarıma böyle bi hizmet vereyim ki? Blogdan takip edenler de bunları görseler fena mı? Facebook İlginç Kareler Albümüm aynen dursun, bundan sonra prosedür önce buraya eklenecek. Varsa hikayesi yazılacak, uydurulabiliniyorsa uydurulunur sonra da Facebook'a aktarılacak. Aslında geçenlerde paylaştım Sevimli Bir Kare başlığında ama onu seriye dahil etmedim. Önemli değil o seri dışından gelip sevimli karemiz olarak kalsın. Peki bunlar hangi kategoride olmalı? Genelde Komik kategorisi olsa da belki de zaman zaman değişir ama bunlar için sağ tarafa bağlantı resmi koymak sanırım iyi olacak.

Serimin ilk karesi: Mario!
Daha önceleri Mario'nun tesisatçılık mesleğinin dışındaki mesleklerde nasıl bir rolü olabileceğini paylaşmıştık. (Mario Bir Tesisatçı Olmasaydı?) Sonra da Mario oyununu oynayabileceğimiz odamızdan bahsettik. (Mario Oyununa Dahil Olabileceğiniz Oda).

Çok uzadı dimi. Seri başlangıcında açılış konuşmasıydı bu idare edin. Beni buraya kadar dinlediyseniz (okuduysanız) size şimdi o kareyi açıklıyorum. Bugün serimizin ilk karesi: Mario yine bir savaşa girer. 1.Bölüm'de başlıyor bu savaş bilirsiniz. Ama bu sefer olayların yönü başka biçimde işliyor, Mario'yu uykuda basıyor hainler! Mario bir cinayet işliyor o borunun üstünden atlayarak ve bir cinayete sebep oluyor. Sonrası mı?.. O artık bizimle değil... Elveda Mario!..:)


(Resmi iyi göremiyorsanız üstüne tıklayınız)

Blog Widget by LinkWithin

Copyright © 2009 - Karalama Defterim - Tüm Hakları Saklıdır ve kartalizma_okan 'a aittir
Yazılan "bi kaç kelam" a saygı göstererek aktif bağlantı adresi vermeden kopyalama yapmayınız. Blog en iyi Google Chrome ile sonuç verir.