Hep Ceylanın Tarafını Tutanların Yazısı


Ben hep ceylanın tarafındaydım bebeğim. "Aslanım benim" tabirini, "kartalım benim" diye düzeltmediğim zamanlarım da vardı. Ama bir aslan yüceltilmişliğini bir insana bahşettiğim anlarda da ceylanın tarafındaydım. İşte o vakit çelişkilerim başlardı ama elma ve armut farkı gibi bir fark da vardı aslan sıfatının insana bahşedilmesi ile ceylana "kaç ordan be güzelim" diye bağırmanın. Burdaki bir çelişki değildi. Merhamet her daim yüreğin bir köşesinde yer alıyordu çok şükür.

Aslan belki büyük ve güçlüydü ama biz hep ceylanın tarafındaydık! "Doğanın kanunu böyle" umursamazlığına karşıydım ve fıtratım da buydu: ben hep ceylanın tarafındaydım bebeğim.

Güzel Benzerlikler #2

Güzel Benzerlikle serimiz devam ediyor. Sırada bir şarkı ve bir soneden benzerliğimiz. Sanmıyorum bu benzerlikte bir esinlenme olsun ama tesadüf de olsa bana benzer geldi ki benzer olmasa bu yazının işi ne burda zaten. Kendimce bir çelişkiden sonra veriyorum "benzer"i:




* "Seni yalnız bırakıp gitmek var ya o koyuyor inan bana" Gece Yolcuları
* "vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
seni yalnız komak var, o koyuyor adama.
" William Shakespeare

Şimdi Shakespeare'nin dediğinin de orjinal metnini okumak lazım, yalnız komak var gibi bi çeviri ve adama koyması ingilizcede ne kadar mevcuttur orası ayrı. Fakat yine de böyle çevrildiyse bu manalara gelen şeyleri yazdığı muhakkaktır. Benzerlik çok fazla, esinlenme olmuş mudur?

1 Mayıs Siyasi Değil mi Beyler?

Önümüzdeki Maccabi maçında İsrailli oyuncuların ne suçu var bu İsrail hükümeti ve devletinin sorunudur gibi bi yaklaşım var. Dolayısıyla Çarşı'nın tepki göstermemesi için uyarılar var taraftar arasında. İsrailli oyuncuların suçu yok belki tamam onlara tepki gösterilemeyebilir (içinde asker-futbolcu var bu ne hümanizma gerzekliğiyse gerçi) tamam da Türk Bayrağı'nın bile yasaklanması nedir ulan! Her maç açılan bayrak rahatsız mı edecek İsraili? Kendi bayrağımızı yasaklarlarsa da birileri büyük ayıp vardır!


Tepki meselesine gelince dünyanın şahit olduğu zulme tepki göstermeyip "siyasi oyuna gelmeyiz" demek de ne saçmalıktır? Çarşı 1 Mayıs'ta yer aldığında ona ses yok. Noluyoruz beyler orası kreş mi siyasi bir olgu değil mi?

Zulme karşı tek bir pankart bile açılmazsa tanka karşı taş bile atamayız biz, savaşa karşı Beşiktaş da yoktur ortada. Bırakın bu sululukları beyler, ortada bir zulüm var sabit! Hümanzim diyenler, zulme nasıl sessiz kalırlar? Meseleyi AKP-İsrail gerginiliği sananlar var galiba. Meseleyi özetleyelim: Güçlünün güçsüzü ezdiği bir zulüm var ortada. En azından "no war" diye bir pankart bile açılmazsa utanırım Çarşı'dan. Anarşi A'sından utanırım! Ayrıca "Filistinci" tayfadan değilim mümkünse dünyadaki tüm savaşlara karşı bir pankart yapılabilir. Tabi yapılır da emniyet ona da izin vermez açamayız orası da ayrı bi mesele.



(Fotoğraf: "Afgan Kızı" - Steve McCurry.)


-Seni de vurular bir gün ey acı- 
Ferhan Karaçam 

Neden hep göze hoş şeyler küreselleşir? Mesela neden acılar küresel değildir. Çağdaş zamanların en büyük kavramı "Küreselleşme". Sınırları kaldıran o kavram, o "süreç", o akım! Ne kadar da afili.

Komşumuzun adını bilmezken Brad Pitt'in adını bilmemizi küreselleşme ile açıkladık. Tamam. Komşunun adını nasıl bilmeyiz ne hallere düştük kısmını geçtim. Bir Osman Konuk şiirindeymiş gibi küreselleşmeyi de "aldık, kabul ettik".* Mesela bir Japon genç ile bir türk gencinin aynı modayı takip ederek aynı kıyafetlere sahip olmasına, küreselleşme diyebildik. Kabul. Bir Japon da bir Türk de Justin Bieber hayranı olabilidi. İlgilendiğimiz gündemler hep küreseldi. Mesafeler azalmıştı, sınırlar kalkmıştı bir kere!

Ama mesela neden acılar hiç küresel olamadı? Acılara neden gümrük vardı? Mesela bir Afgan gencin, Filistinli, Boşnak, Çeçen, Iraklı, Afrikalı, Somalili gencin, Arap devrimlerindeki insanların acısı neden hiç küresel akımda yer bulmadı? Neden onları bütün dünya olarak yaşayamadık? Acılar yerel kalmaya mecbur muydu ki ucuz bir ayran markasıymışçasına. Acılara "Afrika Dahil" olamadı neden? Onlar kendi sınırlarını aşamadılar. Üç beşimiz sizlerleyiz, unutmadık diyebildik ama hiç o acıyı çekemedi koca dünya ciğerlerine ciğerlerine! Şimdi her şeyi annesinden öğrenen bir küçük bir çocuk edasıyla soruyorum: acılar da küreselleşmeye dahil midir anne?

*Penye ve Hakikat (okunup anlaşılmasını tavsiye ederim)

Adına Devrimler Yapılır!

Çok sevdiğimiz senaristimiz Burak Aksak ‎"yani şimdi tehdit etmek gibi olmasın ama; ya dönersin ya da senin adınla başlayan bir ihtilal yaparım." diye bir cümle sarfedince kaç gündür yazmayı düşündüğüm (yazmak derken bloga yazmak kendisine ulaşamıyorum yoksa "yazardım") Şili'deki öğrenci ayaklanmalarının lideri Camila Vallejo geldi aklıma! (Katıldığım) Bir yoruma göre "bir devrimci için fazla güzel!" "Komutan Camilia Vallejo" Şili'deki isyanların yüzü olmuş. Habere göre onun çağrısıyla nakliyat işçileri ve kamu görevlileri 2 gün greve gitmişler. Haklılar da ama. Böyle biri çağrı yapsa arkasından giden çok olur. Şimdi bizim devrimciler kızmayın ama bizdeki devrimciler hep kara kuru kim uysun onların çağrısına allasen. (Tamam ideolojiniz çok büyük hemen kötü sözlere başlamayın tamam bu bi şakaydı)
Bu kızın daha fazla resmine tabii ki buradan ulaşabilirsiniz

Leyla ile Mecnun 22.Bölüm Enstrümantal Müzik



Evet saçma geldi ama buymuş. 22.bölümde çalan müzik İsmail YK'ya ait. Ama güzel bi müzik - İsmail YK da olsa - bunu söylemek zorundayım! Yani dizide çok yerinde gitti, iyi efkar yaptı.
Her neyse efendim, arayan olur da bulamaz merak eder biz bi bloga koyalım denk gelir hayrına bi iş yapmış oluruz. Video için gözleri kapatın İsmail YK fotoları iç açıcı değiller.


Düzenleme: 7 Kasım 2011'deki 31.bölümde de bu müzik çaldı.
Düzeltme: Müzik İsmail YK'ya ait değilmiş; Şuradan daha net bilgi alabilirsiniz.

Sadece TV mi?


"TV izlerken kusmak istiyorum" Bülent Arınç

TV'ye bakarken kusmak isteyen Bülent Arınç sen yine iyisin, biz bi de Feysbuka'a da bakıyoruz. Oğuz Atay'ı tanımaz bilmez "Olricciler", Mesnevi'den bilmem haberi var mıdır eline bile almamış "Mevlanacılar", şiir nedir anlamaz "vıcık romantik Can Yücelciler", Eski sevgiliye laf sokmaya çalışanlar. Daha neler neler. E biz napalım daa?

"Buraya Kadar Her Şey Yolunda"


"Bu, elli katlı bir binadan düşen adamın hikayesi. Her katta kendini rahatlatmak için kendine şunu dermiş: "buraya kadar her şey yolunda, buraya kadar her şey yolunda, buraya kadar her şey yolunda." "

La Haine - 1995

Hayatta bazen düşüş halindeyiz ve her an şükredercesine kendimizi rahatlatmak üzere işte böyle deriz: "Buraya kadar her şey yolunda"

Susmak En iyi Cevap Değildir



Susmak en iyi cevap falan değildir. Susmak sadece susmak da olabilir. Yazarın dediği şu "bir erkeğin hayatında ses etmeyip pes ettiği anlar vardır" ya hani, o da olabilir. Ya da önemli şair Cemal Süreya'nın dediği "sesindeki söyleyemediğin sözcükler" de olabilir. Hani "günün bu saatlerinde anıt gibi dururlar".

Susmak, söyleyeceğin ya da söyleyemeyeceğin sözcükler kadar sustuğun, susmak zorunda olduğun sözcükler de olabilir bir kursak - heves ilişkisindeki. Ya da susmak sadece susmak mıdır? Onu bilmiyorum ama susmaktan cevap falan olmaz bunu biliyorum.

KARALAMA DEFTERİM 2 Yaşında!


Bir "yazma isteği" üzerine başladığım blogum bugün itibariyle 2.yılına varmış bulunuyor. İlk yıl tecrübesizliğini üstümden attığım gibi bloga yazma konusunda ilk yıla göre azalan bir ivmeyle hareket ettim. Bunun sebebi olarak, internete olan uzaklığım, konulara olan seçiciliğim ve daha doğru ve dolu şeyler yazma isteğim oldu.

Geçen yıldan farklı olarak şiire varolan ilgim daha da fazlalaştı bu yılda. Kendim de şiir yazmaya başladım. Bunlardan bazılarını blogumda yayınladım, yakında da yenilerini yayınlayacağım.

Siyaset'ten biraz daha çekildim. Buna da sebep olarak eski "heyecan" yerini daha "rasyonel" olmaya bıraktığı gibi günlük siyasetin artık çok ilgi çekici olmaması oldu.

İkinci yılımda kendimi başka bloglarda da tanıtmak, oralara da yazılar yazmak istedim. Bu girişimlerim üzerine önemli bir blog olan 1 Milyon http://www.blogger.com/img/blank.gifKalem'e olan başvurum kabul edildi. Ne yazık ki oraya yazdığım 2 yazı blogun yeniden yapılandırılması sonucu kayboldu kendi blogumda da olan yazım orada tek yazım olarak duruyor.

İstasyon Cafe isimli blogta da yazmaya başladım. Ancak blog aktifliğini biraz yitirdi. Nitekim kendi blogumu, "ilk göz ağrımı" bırakıp ben de oralarda fazla yazamadım.

Blogta ilk yıldan beri ayakta kalıp devam eden tek serim olan "Klişeler"in yanına "Güzel Benzerlikler"i ekledim. Henüz ilkinde olan benzerliklerin devamı da hazır bulunuyor.

İkinci yılımda güzel bir süreç olarak devam etti ve şimdilik blogumda mutluyum devamlı bir süreyle yazmayı istiyorum. Haydi kutlu olsun 2.yılımız da öyleyse.

Bir "Feysbuk Şekilcisi" Daha Tespit Edildi


Daha önce bloga gelen bir şekilciyi yakalayıp afişe etmiştim. "Mevlana Şekilcisi" olan o adam Facebook'ta paylaşılacak resimli mevlana sözleri arıyordu. Bu sefer ise "FACEBOOK'TA PAYLAŞILABİLECEK HAYATA DÖNÜK SÖZLER" arayan bi şekilci tespit ettik. Adam direk google'da bunu aratıyor. "Neyin kafası" deyimini ben hiç kullanmadım, o hakkımı burda değerlendiriyorum. Evet, "Neyin kafası bu?"

Gün geçmiyor ki bir şekilci daha ağımıza düşmesin. Mevlana olayı üzerine yazdığım "Yapılan Aramada Bir Feysbuk Mevlana Şekilcisi Ele Geçirildi" (yazıya git) yazımın sonuna "Dur bu yazıya da etiketler atayım " mevlana sözleri " diye de daha çok yakalayalım şekilcilerden. "Git Mesnevi oku" desek " hönk :S " der." yazmıştım. Ağımıza düşenler olmuş. Resme tıklayıp programımıza Afyon'dan katılan bu x şahsının aramasını görebilirsiniz. Evet, benim işim gücüm yok.

Leyla ile Mecnun - Falan Filan



Leyla ile Mecnun dizisini duymayan kalmadı (ne yazık ki hepiniz biliyosunuz artık bi bize bırakmadınız popüler ettiniz), daha önce "bu kıza kadar" klibiyle sarsmıştı. Ondan önce Ferdi Tayfur şarkısını seslendirmişti Mecnun (Ali Atay) çok da başarılıydı. Şimdi sıradaki şarkımız "Falan Filan". Mecnun yine muhteşem seslendirmiş, e şarkı da çok güzel. Bu dizi komedi dizisini aştı bu başka bişey oldu. Ben de bundan çok memnunum. Adındaki Leyla ve Mecnun efsanesini de taşıyor dizide. Aşk dolu duygulu sahneleri de bir harika. Sıkılıyoruz bazı dizilerde böyle komediye hüzün karışınca ama tadında bıraktığı için ve öyle popülist, günlük duygusallık olmadığı için bu da harika işleniyor bu dizide. Bu şarkı da o sahneleri andırıyor ve de harika olmuş. Son olarak 0.33.Saniyede İsmail Abi'nin bakışına bakın, kaçımız giden sevgilini ardından öyle bakmadık ki? Çok iyi be! Burak Aksak, Onur Ünlü, Eflatun Film, TRT hepinizin ellerine sağlık!

Dön Artık Yüzünü Hanzala

Bir pazar günü İhtiyar Kitap Kafe'nin de tatil yapabileceğini (ya da geç falan açılıyorsa da bilmiyorum) unutarak yolumu tutturdum. Yeni sayı ve bi kaç da eski sayılardan alıp keyfime bakacaktım. Ama kapalı olunca ben de kapıdaki şiirle idare ederim deyip onun resmini çektim onu paylaşayım:


Hanzala nedir diyenlere: Filistinli karikatürist Naci El Ali'nin çizdiği şiirin sağ tarafında gördüğünüz arkasını dönük çocuktur Hanzala. Ayrıca "her karikatürde arkası dönüktür. bunun nedeni de şöyle açıklanır: çocuklar, kin nedir bilmezler. o yaşta bunu edinmeleri pek mümkün değildir zira. ama israil, çocukları bile kinle öyle bir bilinçlendirmiştir ki; ufacık çocuk bile israil'in yüzüne bakmaya tenezzül etmez. ki bu manen de olsa, en büyük cezadır. anlayana!" Google'a yazıldığında daha çok sonuçlar verir.

Hocama!

-Hüseyin Demir'e-

İnsan bir hayatı neden çok sever?
İnsan hayatı değil hayatındaki insanları sever!

Çok sevdiğim hocam!
Hayatı sizinle sevdiğim hocam
Bir harfe kırk yıl köle olan bir ümmetin evladı olarak
Kıymetinizi anlayabiliyorsak ne ala!

Hüseyin hocam, anlamlı cümleler dizgesi oluşturmak ne de zordur
Hayatımdaki kaliteli insanlar sayfasındaki yeriniz en üstte

Hocalık çok kıymetli olsa gerek
Hoca - öğrenci kimliğimizi kapıda bırakabildik
Ve derdime aradığım derman
Parkta kaybolan küçük bir anahtarlık gibiyken
Siz de benimleydiniz.

Hüseyin Hocam,
Bir "Hoca" ne de kıymetlidir!
Sadece hoca değilsiniz
Abim, büyüğüm olabildiniz!

Adının başına
Kötü sıfatlar kondurduğumuz Kırıkkale'yi
Sevme sebeplerimden olabildiniz

Bir insanın doğumu pek de kıymetlidir!
İyi ki doğdunuz demenin işte burda sırası.
Burada bir doğumu kutlayalım
Bunu Allah'a şükür ederek,
İyi ki doğmuş ve tanımışız diyerek yapalım!

Not: Çok sevdiğim hocama bir kaç dize karalamak içimden geldi. Çok başarılı olmasa da hakikat duvarına çarpması ve samimiyetimin olması önemli. Tekrar doğum gününüz kutlu olsun hocam!

Oy'um Kime Kararımı Verdim!


Herkesin birbirini suçladığı, herkesin istatistikle birbirini yalanladığı ortamda kime oy vereceğimizi şaşmışken karşımıza bi parti çıktı! Evet evet sonunda kararımı verdim: Samimi Parti (SAP)!:)

Vaatler gerçekçi, zaten vaat şu: "Size hiç bir şey vaadetmiyoruz. Valla."

Yalan dolan yok en azından. Kıvırma falan da yok, mesela öğrenciler için şu var: "İktidara gelirsek ögrenim ve harc kredisi borçları affedilecek.Şaka şaka itiraf edin bir an için sizde heyecanlandınız demi.Nasıl her ay tıkır tıkır çektiyseniz öyle ödeyeceksiniz."

Samimiyet son derece önemlidir seçmen için.

Genel Başkan Evrit Kiriç vizyonlu bi adam: "Genel Başkanımız iktidara geldiğimizde uygulayacağımız eğitim politikasını açıkladı: "Ben pek okumam, resimlerine bakıyorum sadece." "

Parti programı belirsiz, iktidara gelirsek diğerlerinden bişeyler ediniriz diyolar. Tamam abi samimiyet böyle işte.

Ülke şartlarına uygun arayışlar: "Partiye "Genel Sekreter Yardımcısı" olarak alacağımız kişideki özellikleri, ülke şartlarına uygun hale getirdik: "Nefes alsın yeter" "

Partide pek para yok, zaten para yemeye geldiklerini söylüyorlar. Kalırsa bize de dağıtçaklarmış, az yiyecez diye de ekliyorlar.

İktidarı da öyle uzun süreli düşünmüyolar: "İktidar bizim için amaç değil araç. Çok kalmayacağız, 1 yıl içinde iktidarı diğer partilere veririz. Ama yolsuz kalırsak geri alırız ha!"

Partinin ideolojisi biraz karmaşık: ‎"Şahsen sapına kadar, Halkçı, Şeriatçi, Batılı, Milliyetçi, Solcu, Sağcı, Demokrat, Militarist, Budist, Hümanist, Faşist, Özelleştirmeci ve Devletçi biriyim.... Ya öf hepiniz oy verin işte özetle, uğraştırmayın bizi."

Ama orda bile bi samimiyet var yine, uğraştırmayın verin oyunuzu deniyor.


Seçimlere girmeyeceklermiş ama karar değiştirmişler: "Genel Sekreter'e bakmayın siz, çatır çatır giriyoruz seçime. Alın biz sizin yerinize bastık mühürü hatta, zarfı da siz alıverin bi zahmet aaa! (Genel Başkan Evirt Kiriç)"


Yani samimiyet var arkadaş. Oyumun rengini belli etmeyecektim ama bu samimiyet karşısında ben de samimi olup oyumun rengini açıklıyorum! Evet ben de bu seçimde Samimi Parti saflarındayım!

Not Feysbukta Samimi Parti: http://www.facebook.com/SamimiParti

Twitter'da Samimi Parti: http://twitter.com/samimi_parti

Samimiyet önemli bacanah. Len bi de şu parti logosuna bak ne samimi ve sevimli gülüyo. Gel de oy verme yahu.:)

Güzel Benzerlikler #1


Bazı şarkıları dinlerken size güzel bir şeyi anımsatır, o söze çok benzeyen bir söz ya da ordaki manayı taşıyan bir filmden benzer bir rol bi başka hareket, söz herneyse başka yerlerde de geçiyodur. Şarkı sözü - şiir, şarkı sözü - şarkı sözü, şiir - şiir gibi eşleşmeleri başlatmış bulunuyorum.

İlk dikkatimi çeken şu;

*"Herşey Hakk'tan ama zulmetmek kuldan." Orhan Gencebay

*"Dur gevşeme. zulüm, Allah'tan hariç!" Ah Muhsin Ünlü

Orhan Gencebay'ın "Hor Görme Garibi" şarkısında geçen yukarıdaki söz ile Ah Muhsin Ünlü'nün "Ah O Gemide Ben de Olsaydım" şiirinde geçen o dize çok benzeşiyor.

Ah Muhsin Ünlü'nün sıkı bir Ferdi Tayfur hayranı olduğunu biliyorum, Orhan Gencebay'a da sevgisi olduğunu -nerden bildiğimi bilmiyorum ama- biliyor gibiyim. (genelde onun bulunduğu şair/yazar çevresi sevdiğine göre).

Tabii ki doğrudan bi esinlenme değil bu çünkü şiiri okursanız farklı yönde ancak bilinçaltında Orhan Gencebay olduğundan dolayı belki şiir yazarken yaşadığını anlattığı "o an"lardan birinde bilinçaltından fırlamıştır bu söz. Farkedince bu benzerliği bi hoşuma gitti bi hoşuma gitti.

Deprem ve Kemalizm'in Ulaştığı Son Boyut


Yok artık!

19 Mayıs'ta deprem oldu ve bunu tutup Atatürk'e bağladılar. Hep şunu derdik ya "Biz de Atatürk'ü çok sever ve saygı duyarız ama Kemalizm onu 'ilahlaştırıyor'". Bunu derken mecaz kullanıyorduk ama ilahi bir olay olan 19 Mayıs Simav/Kütahya merkezli depremi tutup da Atatürk'e bağladılar ve bütün sosyal medyada aynı geyik döndü durdu. Atam salladın hissettik. Atatürk'ün ayak sesleri gibi söylemlerle ilahlaştırıldı. Ne diyelim.

Kemalizm ilahlaştırıyor derken abartmış da olmuyormuşuz.

Rahmetin Heykeli



Ne güzeldir ki biz yağmura rahmet deriz.
Yağmur yağarken rahmet yağıyor derdi dedelerimiz.
Diyeceğim o ki yağmur rahmetin cisimleşmiş hali gibidir; rahmet heykeli gibidir her damla...
Bir düşün rahmetin heykelini yapmaya kalksaydık nasıl bir şey yapardık..

Öyle bronzdan yahut taştan olmamalı o heykel; çünkü bronz da taş da meydan okur gibi durur insana.. hadi oradan dercesine tepeden bakar sana.. yanaştırmaz kendine.. ama rahmet öyle mi.. içinde o içinin de içinde.. sırılsıklam sarmış seni... kanında terinde gözünde yüzünde... yağmura bir bak kıpır kıpır şıpıl şıpıl yanında yörende.. gönlünce şekiller alır her damla.. rahmet de işte öyle sokulgandır; sessizce süzülür teninden içeri parmak uçlarına basarak girer yüreğinin odacıklarına..

Sonra rahmetin heykeli öylece hareketsiz duruyor da olmamalı. Hiç kıpırtısız duran bir şey küskün gibidir sana vurdumduymazdır seninle ilgilenmez umurunda değilsindir onun. Ama rahmet öyle mi?.. sana doğru koşar rahmet sen gelince kıpırdar yakınlığını önemser üstelik sen dursan da sana akar eline yüzüne sarılır seni okşar.. bak yağmur öyle değil mi...
Rahmet de öyledir işte gözüne yaş olacak kadar sırdaş kanında dolaşacak kadar kıvraktır hamarattır..

Hem sonra rahmetin heykeli şeffaf olmalı.. ardını göstermeli sana.. kendini saklamamalı senden. içi dışı bir olmalı.. kabuğu boyası foyası kılıfı kabı kapağı kapısı duvarı kozası olmamalı.. içyüzü de dış yüzü de bir olmalı.. olduğu gibi görünmeli. göründüğü gibi olmalı.. öyle değil mi yağmur sahiden...

Rahmet de böyledir işte.. ince ve içten davranır sana. gizlisi saklısı yoktur. aranızdan su sızmaz.. kabı yok ve senin için her kaba girmeye razı... rengi yok ama her rengi giyinmeye razı. Tadı yok ama senin için her tada sızmaya razı.. şekli yok ama her şekle girmeye razı..

Rahmetin heykelini öyle şehir meydanlarına dikmek de doğru olmaz... o zaman ayrıcalıklı görünür adaletsiz ve şefkatsizmiş gibi durur. O heykel her köşeden görünmeli her sokağa girmeli isteyen herkesin penceresinin önüne gelmeli.. öyle değil mi ya yağmur?
Rahmet öyledir işte hiç beklemediğin anda geliverir başına.. başına gelenlerin en güzelidir.. herkesi eşitçe kucaklar kimseyi kimseden ayırmaz. Fakiri de ıslatır zengini de.. yetimi de sevindirir öksüzü de... her sokağa taşar her çatıya iner...

İnsan yağmur gibi olmalı bence herkesi ıslatabilmeli.. rahmeti kuşanıp herkese her şeye merhamet etmeli..
İnsan yağmur gibi yumuşakça inmeli yeryüzüne kırıp dökmemeli damla damla söylemeli ince ince sevmeli... şefkatli olup kimseyi küçümsememeli hor görmemeli kimsenin dalını kırmamalı..
İnsan yağmur gibi bir görünmeli bir saklanmalı...öyle ince olmalı ki ihtiyaç duyan onu dizi dibinde bullmalı ihtiyaç bittiğinde hiç şikayetsiz ortalıktan kaybolmalı..

Yağmura rahmet diyenlere yağmur damlaları sayısınca rahmet okumalı..*


*alıntıdır.


Son zamanlarda izlediğim iki adet dizi vardı sayıyla da 2. Behzat Ç. ve Leyla İle Mecnun. Afili tayfadan Emrah Serbes'in kitabından uyarlandığı ve yazarlığını yaptığı Behzat Ç ve Onur Ünlü'nün (kendisini ve şiirlerini de çok severim) yönetmeni olduğu Leyla İle Mecnun dizileri bu hafta birbirlerini ağırlayacak. 4 Mayıs'ta TRT'de Behzat Ç. ve ekibi Leyla İle Mecnun dizisinde olacak. 8 Mayıs'ta Leyla İle Mecnun'dan - kimler olur bilmiyorum ama Mecnun, İsmail Abi, Dede en azından favorilerim - bir grup ya da her biri Behzat Ç.'de yer alacaklar.

Türk televizyonlarında samimiyetiyle ve doğallığıyla farklı bir dizi olan (küfüre takılanlar olayın bütününü göremeyenlerdir) Behzat Ç. Yine komedi diye yutturulan sitcomların arasından sıyrılıp farklı bir yeri olan ve absürd komedi tarzıyla da cesur bir iş olarak Leyla İle Mecnun'un bu hareketini tebrik mi ne tebrik edicem ya ben kimim ki çok mutlulukla karşılıyorum.

Not: Bu dizileri izlemiyorsanız izleyin diye değil bu haber, izliyorsanız diye bu haber.

Libya'yı Kurtarın, Libya'yı


Haydi beyler bir el atalım da kurtaralım şu Libya'yı. Ümmühan Atak Libya'yı "kurtarma" operasyonlarına harika bir yazı ile katılmış. Füzesi, topu, mermisi yokmuş da tek silahı kalemi olsa gerek onunla destek veriyor.


Libya'yı kurtarın Libya'yı
Havadan kurtarın, karadan kurtarın, denizden kurtarın.
Bırakın ölsün birkaç çapulcu ciğeri beş para etmez masum günahsız sivil mivil…
Bırakın yahu, ölsünler ki kurtulsun Libya.
Gitsin Kaddafi, Fransa gelsin.
Sonra Amerika barış getirsin,
Birleşmiş Milletler UN getirsin çocukken sandığım gibi; TIR’larla
Irak gibi olsun Libya; tecavüzler, cinayetler… barış içinde
Biz bakalım buradan
Buradayız biz, korkma Libya, bakıyoruz
Aval aval bakıyoruz, çok güzel bakıyoruz.
El Cezire çekiyor evimizde, izliyoruz
Ailecek beğenerek izliyoruz
Alt yazıları gogıldan tercüme ederek, biraz da uyduruktan sallayarak anlıyoruz olanları
Vah yazık… vah vah… size vah. Ne acıklı haliniz, üstünüz başınız…
Gece 3’te kalkıp sizin için dua edeceğiz, SMS’ler yollandı
‘Ayda 5 bin beleş SMS’le yollandı.
Burdayız biz Libya, amin. STOP.

Libya’yı kurtarın, Libya’yı.
Siz kurtarın ama biz biraz protesto edeceğiz sizi, sorry.
Coca Cola içmeyeceğiz üç gün.
En kolayı kola.
Korkma Libya, yanındayız yani, anla.
Gemilerimizi yolladık, tutacağız Kaddafi’yi denizden.
Denizden yakalayıp böyle boynundan boynundan çekeceğiz karaya
Sanki onu denizde boğulmaktan kurtarır gibi yapıp, sizi kurtaracağız
Korkma Libya, üşüme.
Bak bahar geliyor.
Üşüyecek ne var Libya, nevruz var.
Denizde balık, denizde Kaddafi.
Ali Kaptan atacak ağı denize, yakalayacak Kaddafi’yi, vuracak kırbacı!

Sonra bizi kurtarın, bizi.
Sıra bize gelecek elbet, uzatmayın hemen kurtarın
Zeliha’nın burnunda sivilce çıktı.
Gel patlat Amerika.
Bombalarını şu kızın yüzüne yüzüne fırlat. Kurtar sivilcesinden.
Bakkal Rıza Efendi’nin yanları ağrıyor.
Koş hele bir masaj!
Ne güzel bir dipçik o öyle, tam yanlık. Kurtar Rıza Efendi’yi.
Müzeyyen hanım var bir de… Ah, Müzeyyen hanım var bir de…
Demin radyo dinlerken içi geçmiş, içi geçmiş.
Ah ikindi vakti içi geçince korkulu rüya görür şimdi o.
Ses bombası evet… kurtar onu, ses ver ona.
Bir…
kii…
bommm!
Tenk yu darling!
Biz de mahallede kız kaçıran oynayacağız şimdi.
Kız çok ama nasıl kaçıracağımızı bilmiyoruz.
Füzelerini gönder Amerika. Piliz. Priz değil, l’yle.
Havadan havadan kaçıralım kızları. Eğlenelim.
Kaşıntılara kesin çözüm getirin bir de. Kırışıklıklara…
Horlamaya ve terlemeye…
Kesin çözün sıkıntıları, havadan çözün, karadan çözün ve denizden…
Kesin ama bak, yarım yamalak değil, kesin!
Barış içinde.
Kat’i surette pazartesi masamda istiyorum; hava, kara, deniz.

Denizde biz vardık, hallederiz biz!
Havada bulut, denizde alık
Amma da tanıdık.


Ümmühan ATAK

Varlığının Tiryakisi


Bloglar yeniden açılıyormuş haberini aldıktan sonra ("resmi sitede görmeden inanmam"cılara)bu güzel haberi böyle bi şarkı ve kliple kutlayalım istedim.

Leyla ile Mecnun dizisinde Mecnun Leyla için klip çekmeye karar verir ve bu videodaki eğlenceli görüntüler ortaya çıkar.



Klişelere sürekli göndermelerde bulunan dizinin Leyla'sı Ezgi Asaroğlu geçtiğimiz günlerde Disko Kralı'ndaydı ancak Disko Kralı ekibi diziyi tanıtmak için öyle dandik bir kesit seçmiş ki Ezgi Asaroğlu'nun diziyi o kadar severek anlatması sonrası verilen görüntü üzerine çok kişi bu ne deyip burun kıvırdı. Şimdi bu güzel klibi sevenlere gönderiyorum. Sevenlere derken klişe aşklar yaşayanlar var ya, hani şu feysbuk Can Yücelcileri falan onlara armağan. Bu arada Kırmızı gömlekli parlak takımlı İsmail Abi'ye dikkat, adam kopartıyor her bölümde yahu.

Selamlar herkese.

Klişeler #6: Klişe Tipler

Ortamda toplumda çok benzer tipler var. Bu klişe tiplerden tek tek "klişe" çıkar da hepsini bi arada çıkartırız heralde.

Mesela her yerde vardır, "Param Yok" tripleri. Gerçekten parası olmayana zaten sözümüz olamaz ki arkadaş ortamında hemen hemen bilirsin de kimin var kim çakallığa yatmakta. Be arkadaş, parası olup da yok triplerindeki çocuk sana diyom, hiç mi paran olmuyor senin. Ev mi geçindiriyosun da aldığın ilk harçlık hemen taksitlere mi gidiyo? Yalan! Bu oyun çok klasik.:)

Aklıma gelen çok basit tiplerden biri de "Kenarda, Köyde Büyüdük" tipleri. Köyde büyümeyi kendi seçmiş gibi (bu bana çok yapıldı) şehirde ya da daha lüks yerlerde hayatını geçirenlere bi havalanmalar. Ha şehre gelince de şehrin bütün imkanlarından faydalanır bu arkadaşlar. Biz eziğiz tripleri çok saçma. Aslında bi dik dursana ya! AROG'taki "ben senden bir milyon yıl ilerdeyim beni kullanacağına" repliği bu arkadaşlara geliyor.:)


Araba, otomobil muhabbeti açıldı mı mesela ordan kaçınız. Kalabalık bi ortamsa çabuk kaçın hele. Herkes kaportacıda çalışmış sanki. "Ona binilir mi o teneke yeaaa" tripleri Allah'ım nolur beni burdan ışınlayın! Genelde bu tiplerin arabası ya da o konuştukları tarzda iyi arabaları yoktur. Ama hepsi anlar. Nerden biliyolar bilmiyorum da genelde sağdan soldan duyduğu şeyler bunlar. He bi de bunu konuşmanın yaş aralığı hiç değişmez. Gençlerin bulunduğu ortamda da bunu gördüm emekli adamların arasında da. (Yanlarında şöför adam vardı ona bile rest çekti içlerinde biri). Mesela futbol, siyaset konuları da herkesçe bilinir ama bu gözönündedir onların herkesçe konuşulması daha doğaldır. Ama araba bu kardeşim ne biliyosunuz bu kadar siz?

Ha bi de her şeyi bilen tipler var, onlar insandan ırak aman aman. Onları açıklama lüzûmu duymuyorum bile.

"..Doğar Doğmaz Ölüm"


Bu ne diyenler olacaktır. EflÂtun film'in logosu yani Onur Ünlü nam-ı diğer Ah Muhsin Ünlü'nün ortağı olduğu film şirketi. Röpörtaj sırasında Onur Ünlü'ye logodan dolayı tepki gösteriyor röpörtajı yapan kadın: “Şuna bak, daha başlar başlamaz ölüm!..”
Onur Ünlü cevaplıyor:
Daha doğar doğmaz öyle değil mi, hanımefendi?

Onur Ünlü temel olarak ölümü çok da ciddiye almaz ve her an gelebileceğinin farkındadır. "Hayat, ölümcül bir hastalıktır" en nihayetinde insanı saran. Ve o da bu anlamsız tepkiye harika cevap vermiştir. Ölüm: "Daha doğar doğmaz..."

Yine Murat Menteş'le röpörtajında Ah Muhsin Ünlü filmlerinde ve hayatında nelerle ilgilendiğini söylerken şöyle diyor: "Esas itibariyle insanın trajik bir yaratık olduğunu düşünüyorum. Samuel Beckett gibi varoluşçu yazarlar da bundan bahsederler, değişmez hakikatin mesajı olarak okuduğumuz Kuran da böyle söyler. Temel olarak, her an ölebileceğini bilmek ile yaşama sevinci arasındaki gerilimle ilgileniyorum. Karakterlerimi bu iki durumun, gerilim hattı üzerinde tutmaya çalışıyorum."

"Her an ölebileceğini bilmek ve yaşama sevinci arasındaki gerilim." Cümleye bakmayı bırak da anlama ve dikkat çektiği noktaya baksana. Hiç bu gerilimi düşündün mü sen?


Öncelikle bu yazı biraz uzun olabilir. Dünya'nın geri kalanıyla ve "dünya siyaseti" ile alakası olmayanları daha günlük bölümlerimiz var oraya alıyoruz. (Buyrun: Çocukları pistten alalım) Benim "giriş konuşmam" da uzayabilir onun için de son paragrafa alıyoruz orda arkadaşlar size yol gösterecek aşağıya inelim.

Dünya'nın dört bir tarafında isyanlar var, bir hareketlilik var ama bu ülke ve bizim neslimiz hep içerdeki kısır tartışmaların içinde nehrin akıntısına kaptırmış gidiyor. Yok alkol sınırı, yok dekolte/tecavüz ilişkisi kuran profesör ya da ne bileyim en fazla iktidar-muhalefet cevaplaşması. Siyaset anlayışımız da bu kadarla kalıyor. İmam-cemaat ilişkisi. Liderler tartışıyor, "taraftarları" onların söylemlerini günlük hayatlarına taşıyor. Benim gibi bir grup da çıkıp kendini onlardan soyutlayıp onları eleştiriyor. (Özeleştiri). Yani soranlara "hayat işte" diyebiliriz.

İnternet bağlamında gündemi twitter'dan takip edebilirsiniz, facebook'ta gündeme dair yazı/yorum çok paylaşılmıyor. Ama twitter'da da bir konu takıldı mı kimse onun dışına çıkamıyor sosyal medyaya kısılıp kalmanın da bu tehlikesi olabilir. Günlerdir Prof.Dr.Orhan Çeken'in "dekolte tahrik unsuru" cinsinden açıklaması konuşuluyor. Adamın yorumu bu günlerce bunu tartışmanın anlamı ne? Adama ben de katılmıyorum da kişilerle uğraşmakten geçmeliyiz artık.

***

("Giriş konuşmasını" atlayanlar burdan başlayabilir)


Kafayı sudan bi çıkaralım diyeceğim de şimdi paylaşacağım yazı aslında sulardan bahsediyor. Neyse sularda olsak da kafamız dışarda yüzelim, kafamız sudayken gözümüzü açmamız kolay değil, deniz tuzlu, nehir bulanık!

Akdeniz karışıyor, savaş gemileri, gelenler gidenler. Uzak diyarlardan gemilerini buraya sürenler. Bazı kahinler geçtiğimiz (2010) Kasım'da savaş olacağını öngörüyorlardı ama korkulan olmadı. Bu süreç her geçen gün yaklaşıyor. Tabii ki kahinlere güvenecek değiliz, "fala inanma falsız da kalma" düşüncesinden ziyade bazı yorumların da bunlarla örtüşmesi üzerine bu korku belirdi. Dünya'daki dizayn da sanıyorum ki bu savaşa giden adımlar. Bazı yorumculara göre ülkemiz adına "zaman lehimize işliyor". Aksini pek duymadım ki Allah göstermesin tüm dünyanın içinde olduğu fiili bir savaş daha. "Fiili" diyorum çünkü zaten psikolojik, yoğuşmalı (asimetrik) bir savaşın içindeyiz.

Benim yorumum uzadı şimdi İbrahim Karagül'ün verdiği bilgilere bakalım;

Akdeniz'de müthiş kapışma!
İsrail'den Ortadoğu'yu karıştıran iddia! Olay Türkiye ve dünyada genelde bu başlıkla verildi. Yeni bir şey gibi... Haberin kaynağı İsrail olunca, üstelik Dışişleri Bakanı Avigdor Liberman'ın tehditkar, provokatif sözleriyle pazarlanınca algılanması başka oluyor. Yeni bir durum, yeni bir tehdit, yeni bir çatışma riski İsrail üzerinden sunuluyor.

Olay şu: İki İran savaş gemisi Süveyş Kanalı'nı geçip Akdeniz'e girmek istiyor. Olayın kendisi gerçekten çok ciddi. Günlerdir büyük değişim dalgasının aynı zamanda tehditler, çatışma riskleri taşıdığından dem vuran, sadece Mısır'daki durumun yeni bir Süveyş Krizi'ne neden olabileceğine inanan hatta bu yönde bir askeri hareketliliğin varolduğunu gören bir kişi olarak ilgi, heyecan ve biraz da kaygıyla izlediğim "yepyeni" gelişmeleri barındıran bir durum var ortada.

Ama olay yeni değil ve sadece bu kadar değil. İran savaş gemilerinin Akdeniz'e yönelmesini Ocak ortalarından beri izliyoruz. Sadece İran gemileri değil, bir süre önce Çin savaş gemileri de bu bölgeye geldi. Akdeniz merkezli müthiş bir güç gösterisine tanık oluyoruz bir süredir.

ABD, Fransız savaş gemileri, uçak gemileri Süveyş'ten geçip Basra Körfezi'ne yönelirken, İsrail ve Yunanistan Girit açıklarında füzelerin de kullanıldığı askeri tatbikatlar yaparken, yine İsrail ve Balkan ülkeleri arasında askeri anlaşmalar imzalanırken, Akdeniz merkezli enerji pazarı yeni ittifaklara şekil verirken, Akdeniz ve Balkanlar'da "Türkiye karşıtı cephe" inşa edilirken başka güçlerin de bölgede inanılmaz bir askeri hareketlilik, güç gösterisi içinde olduğunu izliyorduk.

Ortadoğu'nun çok derin sarsıntılar yaşadığı, büyük dalganın yaklaşmakta olduğu ve kontrol altına alınması için bazı güçlerin agresif girişimler içinde olduğu bir dönemde Akdeniz merkezli askeri hareketlilik gerçekten yeni durumlar oluşturuyor. Böyle devam ederse ciddi güç kaymalarına tanık olacağız. Ama bu, sadece İsrail kaynaklı son açıklama kadar değil ve şimdi başlamadı.

Özellikle Almanya ve Fransa'nın İsrail'le birlikte yürüttüğü Türkiye karşıtı operasyonları maalesef Türkiye'de pek yankı bulamadı. Ama önümüzdeki günlerde bunu derinden hissedeceğiz ve gündemimizi çok meşgul edecek. Bu ülkeler, Yunanistan ve Rum Kesimi ile birlikte yeni ortaklıklar inşa ediyor, ortak bakanlar kurulları topluyor, Angela Merkel ne yaparsa Nicolas Sarkozy aynısını yapıyor. Bütün bunların hepsinin ortak özelliğinin Türkiye'yi rahatsız edecek nitelikte olması bir tesadüf olmasa gerek.

Mısır yönetimi, son zamanlarda Batı'yı rahatsız edecek birtakım girişimlere imza atmıştı. Çin'le askeri yakınlaşma gibi. Türkiye'nin Akdeniz ve ötesine taşınan deniz gücü gibi, Çin ve İran'da aynı bölgelerde kendi varlıklarını hissettiriyor. İsrail, ABD ve Avrupa ülkelerinin "arka bahçe" olarak gördüğü bölgelerde yeni aktörler öne çıkıyor ve hızla etkinliğini artırıyor. Bu da Akdeniz'i farklı bir oyun sahasına dönüştürüyor.

İran savaş gemileri bölgeye yöneldiği günlerde bir açıklama yapıldı: Gemilerin İsrail karasularına yakın bir yere doğru ilerleyeceği, donanmanın Akdeniz'de tatbikat yapacağı duyuruldu. 1979'dan bu yana ilk kez İran savaş gemileri bölgeye geliyor. Akdeniz'e gelebilir mi? Bilmiyoruz. Mısır'ın baskılar üzerine geçişi engellediği iddia ediliyor. Ancak Mısır'la savaş hali olmayan ülke gemileri için bir sınırlama yok. ABD yönetimi, durumu dikkatle izlediğini açıkladı. Garip bir şekilde, aynı günlerde USS Enterprise uçak gemisi de önceki gün Suveyş'ten geçip Basra Körfezi'ne yöneldi.

Çin hava kuvvetlerinin Türkiye'de askeri tatbikat yapması da aynı şekilde yeni bir durumdu. Çin savaş gemilerinin aynı bölgeye gelmesi de öyle. Türkiye, İran, Mısır gibi ülkelerin, özellikle İsrail'in ağırlığını azaltır biçimde askeri varlıklarını güçlendirmeleri elbette dikkatle izleniyor.

Ortadoğu'da bütün müttefiklerini kaybeden ve kaybetmek üzere olan, bu yüzden de Almanya ve Fransa ile Balkan ülkelerine yakınlaşmaya çalışan İsrail, belki kurulduğundan bu yana ilk kez savunma pozisyonuna geçiyor. Bu da yeni bir durum.

Bağlantılı başka gelişmeler de var. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah savaşçılarına şu çağrıyı yaptı: "Lübnan'a yönelik yeni bir saldırı olursa, sizden Galile'yi özgürleştirmenizi isteyeceğiz. Buna hazır olun.."

İsrail ise, İran ve Hizbullah'a "bizi test etmeyin" uyarısı gönderdi. Savunma Bakanı Ehud Barak, "İsrail ordusunun Lübnan sınırını geçebileceğini, Hizbullah'la yeni bir çatışmaya girebileceğini" açıkladı. Haaretz gazetesi, "İsrail ordusundan Lübnan'a girmesinin istenebileceğini" yazdı. Bunlara, İran ile Lübnan arasında enerji anlaşmalarından sonra askeri anlaşmaların görüşüldüğü gerçeğiyle birlikte bakalım.

Akdeniz'de gerçekten sıcak gelişmeler oluyor. Bu sefer İsrail ve Batılı müttefikleri değil karşıt aktörler gövde gösterisi yapıyor. "Arka bahçe"nin mimarları tedirgin, ellerinin nasıl zayıfladığını görüyor bu yüzden de büyük dalgayı yönetme gibi son fırsatı en elverişli şekilde kullanmaya çalışıyor. Arka bahçe yanıyor ve bu yangın onları da sarabilir.

Sadece diktatörlerin devrilmesine değil; sonrasında nasıl bir düzen istendiğine, ne tür pazarlıkların yapıldığına, yeni aktörlerin manevralarına, yeni Ortadoğu'yu kimlerin nasıl şekillendirdiğine, sarsılmaz güce sahip olanların nasıl çaresiz kaldığına kafa yormak, yeni durumları iyi algılamak lazım.

İki İran gemisinin Süveyş'e gelmesini bu karmaşık güç çatışmasından soyutlayıp, İsrail'in kaygıları üzerinden pazarlamak bizi kör edebilir...


Son paragrafı koyulttum önemli gördüm. Bu bir dünya mücadelesi anlamını çıkardım son paragraftan. Akdeniz'de bunlar var. Bizden ayrılabilirsiniz konuyla ilgili olunuz efenim. Sondan bir önceki paragrafı da unutmayalım.

İbrahim Üzülmez Üzer


Simao Beşiktaş'a gelirken A.Madrid'ten ayrılması üzerine yapılan basın toplantısında ağladı. Kendi ağladı taraftar ağladı. Keza Guti de öyle. Hep düşünürdüm yahu biz niye bu tarz şeyleri yaşamayız ki ya da bizde olsa futbolcumuz ağlar mı ki?. Ağlanırmış. Kaptanın sözleşmesi feshedildi. Başlıkta dediğim gibi üzdü bizi kaptan. Yönetim biraz "fevri" davranmış gibi. Hatasını da kabul etmiş ama çocuk da değil ki "bu kaçıncı kardeşim" denilebilir. Sergen Yalçın "A2'ye falan gönderilseydi" diyor ama koskoca kaptanın onlarla antrenmanlara çıkmasını ne kendi kendine yedirebilirdi ne de bizler buna razı olabilirdik. Böylesi daha mı iyi oldu işte orda da yine çıkmaza düşüyorum.

"Deli" işte adı üstünde. Yaptı yine deliliğini. Takım içindeki dinamikleri bozarsa bundan başka çare yok. Bu hafta futbol ve gözyaşı üzerine gidiyoruz ama bir önceki kayıttaki gibi tekrarlıyorum "buna mecburum!". Ama yine de sormadan edemiyorum çok mu hızlı davranıldı? Bir kere daha olmaz mıydı, kaptan bu sonuçta sıradan biri değil ki. Açıkçası duygusallık da ağır basmıyor değil, mantıklı düşünmek kolay değil ki bunu istemiyorum da zaten!

Şimdi Beşiktaş'a karşı kişisel hırsları olanlar ellerine koz geçtiği için konuşuyorlar. En yakın örnek Sergen! Kahveden alıp gelmişler program yapıyorlar zaten, aynı kahve ağzını devam ettirerek : "Şimdi taraftarı görcem bakalım! Şimdi görcem sahip çıkacak mı!". Sergen taraftarı gazlamaya çalışıyor ve tarafını belirlemeye itiyor. Elbette taraftar sahip çıkacaktır ama doğru üslubu seçerek. Sergen'in isteği taraftarın bu üslubunu belirleyememesi ve önce UEFA Kupası sonra da haftasonu hem de derbi varken taraftarın ortamın gerilmesi. Sergen'in kişisel hırsları Beşiktaş sevgisini aşmıştır! Bu kahve ağzıyla anca Ersin Düzen'le program yaparsın sen Sergen!

Konu saptıkça saptı, "Deli İbo" naptın be abi? Bu gün yazmayı planladığım bir "karikatür krizi" vardı ama İbo her şeyi altüst etti!. Gözyaşları arasında elveda İbo...

Gol Atıp Ağlamak



Bir futbolcu rakip kaleye gol attığında neden ağlasın ki? Ya da gol atınca sevinemesin? Bunun örneğini geçtiğimiz yakın yıllarda İlhan Mansız göstermişti. Gol atıp büyük bi sevinç göstermemişti. Fabrzio Miccoli (Palermo kaptanı) Lecce'ye frikikten gol attıktan sonra ağlıyor. Sebebi footballove'dan öğrendiğimize göre Miccoli bir Lecce hayranı ve taraftarı. Aynı oyuncu golü attıktan hemen sonra ilk yarının da bitmesiyle soyunma odasına ağlayarak gidiyor ve ikinci yarıya çıkmıyor. Zaten Ultras Lecce anlamına gelen UL ve Lecce'nin renkleri de kaptanlık pazubandında var-mış. Bunu anlayamayanlar ihanet gibi yorumlayabilir ama bu profosyonel olmak zorundalığıdır. Belki de adamı kahreden de işte bu duygudur.Kimse duygularına söz geçiremez! Miccoli'yi tebrik etmek anlamında değil bu paylaşımım. İlle sevdiği takıma her gol atan ağlamalı demiyorum ama Miccoli'nin bu davranışı etkileyici. Maçı Palermo 4-2 kazanıyor. Miccoli kendince "bunu yapmak zorundaydım" diye gözyaşı döken katiller gibi (teşbihte hata olmaz) teselli buluyordur.


Bloga kim gelmiş kim gitmiş bakarken bir şekilci ele geçirdim! Yani ele geçiremedim aslında gelmiş gitmiş, tam geldiğinde yakalasaydım döverdim ben bunu! (Aramanın yazılı belgesi resimdir görmek için tıklıyorsun.)

Daha geçenlerde yazmadım mı ben şekilciler doldu ortalık diye olum? BKZ. Feysbuk Stayla Aramalarda neler neler gördüm de bu kadar direk olarak ne amaçla istediğini arayan adam görmedim ya. Adamın aradığı şey şu: "facede paylaşılacak resimli mevlana sözleri.". Ya kardeşim adını bilsem adını verir daha pis rencide ederdim seni. Aga bu nedir?

Mevlana'nın sözlerini paylaşıp şekilcilik yapacak. "Nerden biliyosun? Niyet mi okudun" demeyin. Arama stilinden anladım ben. "Mevlana Sözleri" falan yaz da resimlisi nedir ya? Dur bu yazıya da etiketler atayım " mevlana sözleri " diye de daha çok yakalayalım şekilcilerden. "Git Mesnevi oku" desek " hönk :S " der.

Suskunluğum...


Çok uzun süre oldu ayrı kaldım blogumdan. İzleyici sayım bile 44 olmuş göremedim, finaller sebebiyle.

Suskunluğum Finallerimdendir, şimdi onlar bitti geri dönüyorum...

En kısa zamanda yeni yazılarımla döneceğim blog döneceğim bekle beni!

Ama "kısa süreli ayrılıklar iyi oluyor".

Şu gerzek tv programlarında bağırırlar ya "özlediniz mi beniiiii" ondan size yollamıyorum tabi "özlemedik lan" diyeceğinizi biliyorum. Zaten blog toplum için mi blog blog için mi yea. DUR!
Huuh. Yazının amacı yok gittikçe saçmalamaya başlıyorum, neyse "cumaya gittim gelicem."

Karl Marx da Sever!


2011 yılının ilk yazısı çağımızın vebası (!) mı demeliyim bilmem ama güzel bişey olduğuna inancımı hiç bir zaman yitirmediğim ve "feysbuk" gençliği her ne kadar "şimdikiler yalan" modunda takılsa da bence bugün de Karl Marx'ınki kadar gerçek olduğunu düşündüğüm aşk üzerine. Gündem bu kadar yoğunken ben nelerle uğraşıyorum ama zaten gündem hiç durulmaz ve bu ara gündemden uzak kalmak gerekli.

Karl Marx'ın aşkı demişken, kendisinin mektubunda da dediği gibi "proleteryaya aşk değil!" sevdiğine aşk.
Bir siyaset bilimi öğrencisi olarak hiç düşünmezdim bir ideologun, böyle bir ideologun böyle bir aşkı olsun. Aslında onların da insan olduğu ihtimalini gözardı ediyoruz bazen sorun ordan geliyor. Öylesine güzel bir aşk ifade etmiş ki "Marksist olasım geldi" diyesim var. Tabii ki o kadar kolay değil mektubun derinliğini anlayınız diyedir bu mübalağam. Ben daha fazla sözü uzatmadan kürsüyü kendisinin mektubuna bırakıyorum. İsmail Kılıçarslan okumuş yine.



yürekten sevdiğim,

sana gene yazıyorum çünkü yalnızım ve çünkü kafamın içinde seninle konuşurken senin bunu bilmiyor, ya da bana karşılık veremiyor olmana katlanamıyorum.

kısa süreli ayrılıklar iyi oluyor, çünkü hep bir arada olununca her şey hiç ayırt edilemeyecek kadar birbirine benzemeye başlıyor. yan yana durduklarında kuleler bile cüceleşirken, alelade ve ufak tefek şeyler yakından bakınca kocamanlaşır. küçük tedirginlikler onlara yol açan nesneler göz önünden kaldırıldığında yok olabilir. yan yanalık dolayısıyla sıradanlaşan tutkularsa mesafenin büyüsüyle yeniden büyüyüp doğal boyutlarına dönerler. aşkım da öyle. zamanın aşkımı tıpkı güneş ve yağmurun bitkileri büyüttüğü gibi büyütmüş olduğunu anlamam için senin bir an, sırf rüyada bile olsa, benden koparılman yetiyor. senden ayrılır ayrılmaz sana olan aşkım bütün gerçekliğiyle kendini gösteriyor: o, ruhumun bütün enerjisiyle yüreğimin bütün kişiliğini bir araya getiren bir dev. böylece yeniden insan olduğumu hissediyorum çünkü içim tutkuyla doluyor. araştırma ve çağdaş eğitimin bizi kucağına attığı belirsizlikler ve bütün nesnel ve öznel izlenimlerimizde kusur bulmaya iten kuşkuculuk bizi küçük, zayıf ve mızmız kılıyor. ama aşk -feurbachvari insana aşk değil, metabolizmaya aşk değil, proletaryaya aşk değil- sevdiğine aşk, yani sana aşk, insanı yeniden insanlaştırıyor...

dünyada çok dişi var, kimileri de çok güzel. ama ben, her bir hattı, hatta her bir kırışığı bana hayatımın en büyük ve en tatlı anılarını hatırlatan bir yüzü bir daha nerede bulabilirim? senin tatlı çehrende sonu gelmez acılarımı, yeri doldurulmaz kayıplarımı bile okuyabilir ve senin tatlı yüzünü öptüğümde acıyı öperim.

hoşça kal canım. seni ve çocukları binlerce kere öperim.
senin, karl
manchester, 21 haziran, 1865


şurası yok mu, kesinlikle muhteşem:
ama aşk -feurbachvari insana aşk değil, metabolizmaya aşk değil, proletaryaya aşk değil- sevdiğine aşk, yani sana aşk, insanı yeniden insanlaştırıyor...

Blog Widget by LinkWithin

Copyright © 2009 - Karalama Defterim - Tüm Hakları Saklıdır ve kartalizma_okan 'a aittir
Yazılan "bi kaç kelam" a saygı göstererek aktif bağlantı adresi vermeden kopyalama yapmayınız. Blog en iyi Google Chrome ile sonuç verir.